<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735</id><updated>2011-11-27T17:42:36.035-08:00</updated><title type='text'>Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil...Fuzuli</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>9</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-1914062450116148011</id><published>2008-12-22T15:31:00.000-08:00</published><updated>2008-12-22T15:32:41.945-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;object classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=7,0,19,0" width="460" height="60" title="Banner"&gt;&lt;br /&gt; &lt;param name="movie" value="http://yetim.ihh.org.tr/banner/468x60.swf"&gt;&lt;br /&gt; &lt;param name="quality" value="high"&gt;&lt;br /&gt; &lt;embed src="http://yetim.ihh.org.tr/banner/468x60.swf" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" width="460" height="60"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt; &lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-1914062450116148011?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/1914062450116148011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=1914062450116148011&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1914062450116148011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1914062450116148011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2008/12/banner.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-1947023223175876012</id><published>2008-07-16T04:06:00.000-07:00</published><updated>2008-07-27T10:22:38.397-07:00</updated><title type='text'>Deneme</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sosyalizm ve Kapitalizm’de Hür Teşebbüs Olgusu&lt;br /&gt;Adem Karakaş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1. Giriş&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üretim ve dağıtım sürecindeki faaliyetlerin çok olduğu göz önünde bulundurulduğunda birey veya toplumun bunu gerçekleştirmesinin olanaksız olduğu ve bir sevk ve idareye gereksinim duyulduğu kesinlik kazanmaktadır. Böyle bir durumda bu sürecin gerçekleşmesini sağlayacak olan biri doğal diğeri merkezi otorite emrinde yapay ve iradi bir mekanizma ile düzenleme yapmayı öngören iki temel iktisadi sistem karşımıza çıkmaktadır; kapitalizm ve sosyalizm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Sosyalizm, Mülkiyet Hakları ve Hür Teşebbüs&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm, özel mülkiyet hakkı, buna bağlı olarak teşebbüs hürriyeti, kar amacıyla üretim ve fiyat mekanizmasının rolünün ortadan kaldırıldığı, üretim araçlarının kamulaştırıldığı ve iktisadi faaliyetlerin merkezi planlama teşkilatı tarafından düzenlendiği bir ekonomik sistem tanımlanmasının yanı sıra kar elde etmek için çalışan müteşebbisin yerine planlayıcı bir merkezi organizmanın var olacağı bir planlı iktisat sisteminin kurulması demektir (Demirci, 1996:58; Hayek, 1995:33).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi biliminin temelinde yatan hangi mal kim için ne kadar ve nasıl üretilecek sorularının yeni ekonominin işleyişi için gerekli olan bir organizmaya ihtiyaç vardır. İktisadi sistem olarak adlandırdığımız bu organizasyon üretim sürecinde sağlamış olduğu etkinliği aynı şekilde tüketim sürecinde de sağlamalıdır. Dolayısıyla, üretim sürecindeki kıtlık sorunlarının aşılması ile tüketim sürecindeki dağıtım sorunlarının aşılması için bir iktisadi sistemin varlığı kaçınılmaz olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist iktisadi sistemin temelinde mülkiyet konusu yatmaktadır. Üretim araçlarının özel sahipliğinin ortadan kaldırılması ve kamu, komünal sistem ya da kooperatif sahiplik biçiminde ortak sahipliğe geçilmesi söz konusudur. Ayrıca, işin ve bunun işlevlerinin sıkı bir birlik içerisinde toplumsal örgütlenmesinin olması gerekmektedir. Böyle bir durumda, karşımıza çıkan noktada sosyalizmin, mülkiyet hakkı konusunun yanı sıra örgütlenme olgusunun da temel olarak ele aldığı konusu karşımıza çıkmaktadır (Koutsky, 1990:141).&lt;br /&gt;Sanayi devrimi sonrasında tüm bireylerin sınıfsal ayırıma gidilmeksizin hayat standardının yükseleceğine inanılmaktaydı. Gerçekten de sanayi devrimi sonrasında bütünsel olarak toplumların refahı artmıştır. Ancak, satmak için sadece emek güçleri olan bir işçi sınıfı da ortaya çıkmıştır. Geçimlik düzeyde kıt olarak hayatını idame ettiren işçi sınıfı ve bunların emek güçlerini kullanan sermayedar sınıfının ortaya çıkması, dönemin önde gelen iktisatçıları tarafından gayet normal ve gelişmenin bir gereksinimi olarak algılanmıştır. Birinin zenginliği, diğerinin kıtlık içinde hayatını idame ettirmesine bağlıdır ve bu, doğal düzen olarak algılanmaktadır. Bu duruma karşı ilk tepkiler de ilerleyen yıllarda ortaya önce tek tek bireylerin eleştirisi olarak ve sonrasında daha güçlü şekilde yükselmeye başlamıştır. Bu eleştirilerden biri, özel mülkiyet ve hür teşebbüs konularına karşı Marx ve Engels tarafından yapılan eleştiri olmuştur (Fine, Hardach and Karras, 1978:25-27).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist öğretinin temel düşünürleri olan Marx ve Engels, materyalist düşünceye sahip ve iktisadi görüşleri ile siyasi görüşleri birbiriyle etkileşim içerisinde olan düşünürlerdir. Maddi hayat tarzıyla sosyal ve siyasi hayat sürecini koşullandırdığını ifade etmişlerdir. Mülkiyet ilişkilerinden hareketle üretici güçlerin gelişiminin belirlenmesi toplumun altyapısını ve sonrasında da sosyal ve siyasi üst yapısını etkileyen bir hale dönüşecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx, özel mülkiyete şiddetle karşı çıkmaktadır. Emek sömürüsünden ve proleteryanın sermayedar tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda sömürüldüğünü ifade etmektedir. Bir sermayedarın fabrikasında çalışan ve satmak için sadece emek gücüne sahip olan bir insanın günlük 2 Mark’a çalıştığını varsayar. Oysa işçi günde 20 Mark değerinde üretim gerçekleştirmektedir. Emeğinin ücreti 20 Mark olması gereken birey 2 Mark elde ederken sermayedar emek sömürüsü nedeniyle artı değeri kendisine almaktadır. Sınıfsal çatışmanın temelini oluşturan olgu da buradan kaynaklanmaktadır (Marx,1966:21-30).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretim süreci içerisinde kapitalist, mutlak güç ve erki kendisinde toplamıştır. Üretim geliştikçe sömürünün artması kapitalistin kar düzeyini artırmaktadır. Sömürünün artma eğilimi de sürekli olarak var olmaya devam edecektir. Ancak, kapitalist üretimin yerine sosyalist üretim ve üretim araçlarındaki özel mülkiyetin yerini de toplumsal mülkiyet aldığı zaman bu zorunlulukları ve bu eğilimleri ortadan kaldırmak mümkün olacaktır. Kapitalist sömürü alanı toplumsallaştırma yoluyla ortadan kalkacaktır. Sosyalizmin uygulamaya konulması, bu sistemin uygulanmasının bir sonucu değil başlangıcından sistemin sonuca götüren mantığı ile ideal sosyalizm anlayışının uygulamaya geçirilmesidir. Üretim araçlarının özel sahipliği ve özel kar elde etmek ve pazara yönelik özel üretim yerine, topluluğun -ister devlet, ister belediye, ister kooperatif olsun- gereksinimlerini karşılamak amacıyla kamusal sahiplik oluşmalı ve yönetim kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilmelidir. Bu sosyalist mantığın sonuç amaçlarından biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülkiyet haklarını ellerinde bulunduran sermayedarların rekabetçi davranışları piyasa koşullarında yıkıcı bir rekabet haline gelecek ve küçük firmalar ortadan kalkacaktır. Bu durumda kapitalistler işçileri daha fazla sömürecek ve kar hadleri yükselecektir. Bu gelişme sonrasında işçi sınıfının ve işsizlerin tepkileri sonucunda kapitalizm kaçınılmaz olarak yıkılacaktır (Ersoy, 1990:230-235).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistemin temel felsefesi, toplum içinde yaşayan fertlerin, kendi menfaatlerini elde etmek için istedikleri gibi hareket etmede başıboş bırakılmayarak, başkalarının menfaatlerine zarar vermesinin önlenmesi esas alınmaktadır. Toplumun menfaatleri bireylerin tek tek menfaatlerinin üzerinde tutulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm, açıkça Fransız ihtilalinin liberalizmine karşı reaksiyon olarak başlamış ve açıkça otoriter bir doktrin olarak kendini ifade etmiştir. Planlayıcı otoriteye karşı direnenlerin aşağılık bir şekilde cezalandırılacağından hareketle yola çıkan Saint Simon başta olmak üzere sosyalist düşünceye sahip olanlar toplumu hiyerarşik bir şekilde yeniden teşkilatlandırmak suretiyle manevi bir cebir kullanarak sistemin devamlılığının sağlanması gerekliliğini açıkça ifade etmektedir (Hayek, 1995:24).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu gelişmeler ve açıklamalar sonucunda genel hatlarıyla hür teşebbüs olgusunun sosyalizmde yer bulmasının imkansızlığı ortaya çıkmaktadır. Sosyalist iktisadi mantığın içerisinde serbest ekonomik faaliyete yer yoktur. Özel mülkiyetin olmadığı hangi malın ne kadar, kimin için ve nasıl üretileceği, üretilen malların dağıtımının nasıl gerçekleştirileceği ve fiyatının belirlenmesi konularında sadece yönetici kesimin söz sahibi olduğu bir sistemin içerisinde hür teşebbüs olgusunun sorgulaması yapılamamaktadır. Hür teşebbüs serbest ekonominin bir gereğidir. Kar elde etme dürtüsü, ihtiyaç ve talebe yönelik üretim yapılması ve uygulamaların bireysel kazanıma yönelik olarak dolanımının sağlanması, hür teşebbüsün bir gereğidir. İşleyiş mekanizmasının temel yapı taşlarının ortadan kaldırılması durumunda sistem genelinin analizi gerçekleştirilememektedir. Sonuç olarak hür teşebbüs olgusuna sosyalist düşüncede yer yoktur. Karar alma mekanizması totaliter devlet mantığı içinde gerçekleşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Kapitalist Ekonominin Temel Bileşenleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi bilimi bir sosyal bilimdir ve diğer tüm bilim dallarıyla ve genel anlamda hayatın tümüyle etkileşim içerisindedir. Özellikle ekonomi bilimini siyaset ile ayrı tutmak ve karşılıklı etkileşimi göz ardı etmek olanaksızdır. Bireysel özgürlüğün siyasal bir sorun, maddi refahın ise ekonomik bir sorun olduğu düşüncesi bu açıdan incelendiğinde doğru değildir. Her iki kavram arasında karşılıklı ve sıkı bir ilişki vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm kavramı kelime anlamı olarak, insanların mutluluğunu hedef alan, özel mülkiyete ve teşebbüs hürriyetine izin veren bir piyasa düzenidir (Demirci, 1996:33). Maurice Dobb’un (1973:2) ifadesiyle kapitalizm, üretim sürecinde kullanılan mal ve hizmetlerin esas itibarıyla bireylere ait olduğu bir sistemdir. Özel teşebbüs sistemi olarak da adlandırılan sistem genelde sosyalist düşünürlerin ifadesiyle, üretim araçlarının toplumda ayrı bir sınıf meydana getiren kapitalistlerin mülkiyetinde bulunduğu sistemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu irdelenmeden burada değinilmesi gereken noktaların açıklanması gerekir; öncelikle kapitalizm insanların mutluluğunu hedef almaktadır. Sosyalist düşüncenin gayesi de bundan farklı değildir. Her iki sosyo-ekonomik sistemin hedefi de mutlu, huzurlu, refah içerisinde yaşayan bir toplumdur. Ancak devleti toplumun önünde addederek ve bireysel çıkarları devletin çıkarlarının gerisine iterek mutlu bir toplum oluşturmak iddiaları sürdüren sosyalizm ile bireyi devletin önünde tutan kapitalist sistemin önem verdiği araçlar birbirinin zıddıdır. En basit mantık ile devlet için birey ve birey için devlet mantığının çatışmasıdır. Öyleyse her iki sistemin hedefi de aynıyken hedefe giden yolların farklılığı nasıl açıklanacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan kapitalizm ile özel mülkiyet ve hür teşebbüs kavramları bir araç-hedef ilişkisi içerisinde algılanmamaktadır. Tersine kapitalizm, özel mülkiyet-hür teşebbüs-bireysel çıkar kavramlarının bir arada bulunduğu uygulamaların genel adı olarak ortaya çıkan bir kavram olarak algılanmaktadır. Kapitalist iktisat öğretisi klasik iktisat öğretisi ile örtüşen, şekillenen ve açıklanan bir sistemdir. Klasik iktisadın temel öğelerinden biri olan bireyselcilik esas alınmaktadır. Bireysel fayda analizi toplumsal ahengin toplumu oluşturan sınıflar arası ilişkilerden kaynaklandığı görüşünden ayrılmaktadır (Ersoy, 1990:243).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin sistematik olarak incelenmeye başlanması sanayi devrimi sonrasında gerçekleşmeye başlamaktadır. Feodalitenin ortadan kaldırılması ve sanayi devriminin gerçekleştirilmesi bireylerin ve toplumların refahını arttıran kapitalist ilişkilerinde hızlanmasını artırmıştır. Kapitalist ilişkiler hızlandıkça kapitalist sanayi de hızla yayılmaya başlamıştır (Dobb, 1973:52). Kapitalist üretimin gelişmesi artı değer elde etme amacına yönelik olarak sürekli gelişmiştir. Bunun sonucunda işgücünün istihdamı, köylülerin mülksüzleştirilmesi vergilerin artırılması ve işçi sömürüsü şiddetlenmiş, emekçilerin yıkım ve soyulması sonucu ortaya çıkmıştır. Marx ve Engels’in Komunist Manifesto’yu yazdıkları dönemde, büyük çok uluslu şirketlerin dünyası uzak bir gelecektir. Buna karşın onlar, hür teşebbüs ve rekabet ortamının kaçınılmaz olarak sermaye yoğunlaşması ve tekelleşmeye yol açacağını ifade etmişlerdir (Woods, 1997).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist görüş, bireylerin serbest girişim hakkı ve mülkiyet hakları nedeniyle tekelleşen büyük sermayedarların karşısında ezildiklerini ve proleteryanın gerçek bir devrim yaparak bunu ortadan kaldıracağını iddia etmektedir. İşçi sınıfı, ezilen gurup onları artı değeri kullanarak sömüren ve büyüyerek tekelleşen kapitalistlere karşı kölelikten kurtarmak gerektiğini ifade eder. Ancak, 19.yy’ın önemli düşünürlerinden olan Tocqueville ve Lord Acton aynı şeyi sosyalizm için söylemektedirler. Sosyalizmin bir sömürge düzeni ve kölelik olarak algılanması gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Ferdiyetçilik, bireye birey olarak saygı göstermek kanaat ve zevklerin ne kadar olursa olsun kendi sahası içinde kendine ait bir mesele olduğunu kabul etmek, insanların ferdi kabiliyet ve eğilimleri ortaya çıkarmalarının istendiği bir olgudur (Hayek, 1995:14-15).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizme birçok yönden, çok farklı eleştirel yaklaşımlarda bulunulmuştur. Kapitalizm bir sınıf ayrılığı sistemidir. Emeğin gücünün sömürüldüğü, sermaye birikimi nedeniyle sınıf oluşumunun engellenemeyeceği bir sistemdir. Serbest teşebbüsün var olduğu iddia edilmesine rağmen kapitalizmde bir serbest teşebbüs yoktur, tekelleşme, kartel ve tröstler mevcuttur. Gelir dağılımı adaletsizliği vardır. Bunlar, ekonomik bunalım ve depresyonlara ve ilerisinde savaşlara neden olmaktadır. Devlet özel mülkiyeti değil sermayedarları korur ve onların emrindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iddialar ve görüşlerin içerisinde üzerinde önemle durulması gereken nokta mülkiyet hakkı, miras ve hür teşebbüs olgularıdır. Sosyalizmde genel manada mülkiyet hakkı kamuya aittir. Yiyecek, giyecek, ev vs. gibi mallara sahip olabilirler ancak üretim sürecinde fabrikaların, makinelerin, arazilerin bireylere ait olması söz konusu değildir. Bu olgu, miras konusuna da ışık tutmaktadır. Kişi, kendisinden sonrakilere bir miras bırakamaz. Sahip olmadığı bir şeyi başkalarına devredemez. Sadece kulanım hakkına sahiptir. sosyalizm miras olgusuna karşıdır. Emek ve gayret sarf etmeden mal ve hizmete sahip olunamayacağını ve bunun eşitliğe aykırı olduğunu iddia eder. Bu türlü sınıf ayrımına yol açan sömürü unsurları engellenerek ülke, artık bir azınlığın mülkü olmaktan ve bu azınlık tarafından kendi yarar ve çıkarına uygun şekilde kötü ve yanlış yönetilmekten kurtarılmış, halk yararına, halk tarafından yönetilen, halkın sahip olduğu bir yurt haline getirilmiş olacaktır (Huberman, 1973:31-46).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist sistemin içerisinde, devletin ekonomiyle olan ilgisinin en az seviyeye indirilmesi gerekliliği üzerinde duran liberal akım, bireysel özgürlük ve teşebbüsün önemi üzerinde durmaktadır. Hayek’e göre (1995:18) liberalizmin bir defaya mahsus olmak üzere tespit edilmiş sabit kuralları yoktur. Bir temel prensip vardır, işlerin idaresinde kendiliğinden doğan toplumsal değerlere mümkün olduğunca çok yer verilmeli, zorlayıcı baskı ve tedbirlerden kaçınılmalıdır. Fakat bu prensibin sonsuz derecede çeşitli tatbik şekilleri olabilir. Yani liberalizm, tamamen devletin kanun ve denetimi (rule of law) ilkesinin olmadığı bir düzeni savunmaz, aksine, müdahalenin özgürlükleri ve temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırabileceği bir sistemin karşısında duruş sergiler (Yayla, 1992:15). Ekonomik hayatta insanlar serbestçe hareket edebilmelidir. Her fert dilediği gibi hareket ederek arzuladığı mesleği seçebilmeli, kar ve zararın kendisine ait olmak üzere istediği teşebbüslerde bulunmalıdır. Ekonomide serbest rekabet hakim olmalıdır. Kapitalist sistemde özel mülkiyet, miras hakkıyla, sözleşme yapma ve ortaklık kurma hakkı düzenin dinamizmini teşkil eder. Özel mülkiyet sınırlanır ve yasaklanırsa miras hakkı ortadan kaldırılırsa toplum dinamizmini kaybedecektir (Demirci, 1996:54).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm ile kapitalizm arasındaki mücadele, kolektivizm ile bireyciliğin bir mücadelesi olarak da kabul edilebilir. Bu mücadele, bir gayeye varmak için kamu otoritesi, fertlerin bilgi girişimciliklerine en geniş imkanı sağlayarak, mümkün olan en iyi planları yapmak işini bizzat fertlere mi bırakmalıdır, yoksa kaynakların rasyonel şekilde kullanılması, bütün faaliyetlerimizin bilinçli bir şekilde hazırlanmış bir proje dahilinde merkezi bir idareye mi bağlanması gerekir. Burada açıklanması gereken bir olgu vardır, o da şudur; Hayek’in de ifade ettiği gibi (1995:38-41) günümüzde piyasa sosyalizmi olarak ta anlam bulan karma ekonomi, toplumsal ve ekonomik hayatta bazı faaliyetlerin bir kamu otoritesi tarafından düzenlenmesi ve mümkün olan en fazla seviyede bireyin tercihlerini kendisinin belirlemesine yardımcı olmaktır. Liberalizmden söz edilirken, klasik A.Smith yaklaşımı olan bırakınız yapsınlar mantığıyla hareket edilmediğinin belirtilmesinde yarar vardır. Liberalizm, insanların ahenkli bir düzen içerisinde faaliyetlerine devam etmesini sağlayan rekabet güçlerinden yararlanılmasını tavsiye etmektedir. Yoksa, her şeyin olduğu gibi bırakılması taraftarı değildir. Toplumsal ve ekonomik faaliyetlerin düzenli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla bir kamu otoritesinin olması konusunda ısrar etmektedir. Bu, keyfi ve zorlayıcı kamu müdahalesinden farklı bir yaklaşımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Sosyalistlerin Piyasa Ekonomisine İtirazları ve Piyasa Sosyalizmi Tartışmaları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx, piyasa ekonomisini örgütlü anarşi olarak nitelendirir. Dolayısıyla klasik sosyalizmin piyasa ekonomisine yaklaşımı olumsuzdur. Sosyalistlerin piyasa ekonomisine itirazları beş noktada toplanmaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Piyasada bireyler, kendi çıkarları peşinde koşmakta olup, kamu yararını (sosyal refahı) ihmal ederler. Bu iki öğeden birincisinin izlenmesinin, ikincisini doğurması beklenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Piyasa demokratik olmayan bir yapıdadır. Geniş kitleleri etkileyen kararlar küçük sayıdaki güçlü bir seçkinler gurubunca alınır ve geri kalan insanlar piyasa güçlerinin keyfi bölüşüm sonuçlarına katlanmak durumundadırlar.&lt;br /&gt;3. Piyasa adil değildir: Zira ödülleri (geliri) ihtiyaçlara veya liyakate göre paylaştırmaz. Bunun nedeni ise; iktisadi değişiklerin maliyeti keyfi olarak dağıtılır.&lt;br /&gt;4. Serbest piyasa ekonomisi kendi kendini düzenleyebilen bir yapıda değildir: Özellikle tam istihdamı koruyabilme kabiliyeti yoktur.&lt;br /&gt;5. Sonuncu olarak piyasa değil eşitsizliği, yoksulluğu bile yok edebilecek güçte değildir. Dolayısıyla yapılması gereken şey; planlamanın, piyasa mekanizması ve kamu teşebbüslerinin, özel teşebbüs yerine ikame edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik sosyalizmin merkezi planlama modelinin, mülkiyet haklarının, gönüllü mübadele ve sözleşme özgürlüğünün ve teşebbüs hürriyetinin yani gerçek bir piyasa ekonomisinin var olmaması nedeniyle başarısızlığa uğradığı görülmüştür. Bir başka deyişle, sosyalizm bütün ahlâki ve iktisadi üstünlük iddialarına rağmen, vaat ettiği özgürlüğü ve refahı sağlayamamıştır. Bu nedenle piyasa sosyalizmi modelinin, klasik sosyalizmi yani merkezi planlamayı ikame etmesi 1960’lı yıllarda dile getirildi&lt;a name="54"&gt;&lt;/a&gt; (TİSK, 2005). Piyasa sosyalizmindeki kaynak dağılım modeli tam rekabet piyasası modeline benzemektedir. Ancak bu modelde bir istisna olarak kaynaklar kamusal olup, fiyatlar teknokratlar tarafından merkezi olarak belirlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bireye kaynaklardan gelir elde etme ve kullanma hakkını veren ve gönüllü olarak diğerlerine kaynak transferi yapmasına yol açan özel mülkiyet haklarının varlığıdır. Bu haklar ile birey hem ortaya çıkacak maliyetlerden sorumlu olacak hem de toplam faydaya sahip olacaktır. Bu nedenle, karar vericiler (servet sahipleri) tüm fayda ve maliyetleri göz önünde bulunduracaklardır. Özel mülkiyet hakkı ile birey kararlarının yaratacağı tüm sonuçları yüklenecek ve kaynakları en etkin bir şekilde kullanacaktır. Birey bunu yaparken sıfır düzeyli enformasyon ile işlem maliyetleri ve mülkiyet haklarının başlangıçtaki dağılımını göz önünde bulundurmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte, pratikte, enformasyon ve işlem maliyeti pozitiftir ve mülkiyet hakları çoğunlukla azaltılmaktadır. Bu özel bir firmada karar alıcıların ve idarecilerin kendi faydalarını sağlama fırsatını arama ya da karları yükseltmek amacıyla çalışmaları anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, özel girişimci davranışı, firmanın karını maksimize etme amacından sapmaktadır ve özel girişimci davranışı bu durumda teoratiksel idealden sapacaktır. Ancak, firma kaynaklarını maksimize etme eğilimi devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülkiyet haklarının azaltılması ile ilgili bir ekstrem nokta, kamu mülkiyetidir. Kamu ve özel girişim arasındaki fark gerçekte kamunun malının "sahipli" mal olmayışıdır. Çünkü kamuda etkin bir transfer olmaz. Sadece vergi mükellefleri "kendileri" kamu varlıkları portföyünü (portfolio of public assets) ya başka bir hükümet seçerek ya politikacıları bu varlıkları değiştir-meye ikna ederek ya da kamu teşebbüslerinin işleyiş biçimlerini değiştirerek bu değişikliği yapacaklardır. Ancak bu tercihler tipik olarak çekici değildir. Çünkü bunlar vergi mükellefleri üzerine çok büyük maliyetler yükler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, kamu idarecilerinin ve memurlarının işlemlerini kontrol etmede özel sektördeki emsallerine nazaran daha zayıf kaldıkları söylenebilir. Ancak, kamu bürokratları, ihtiyatlı davranışta özel sektördeki duruma göre daha büyük bir fırsata sahiptirler. Örneğin, bürokratlar kamu sektörü varlıklarının değerini maksimize etmekten ziyade, kendi kariyer ve faydalarını arttırma ve personellerinin yerini değiştirme gibi fırsatlara sahiptirler. Çünkü bürokratların maaşları statüleri ile sınırlıdır. Ayrıca bürokratlar, parasal olmayan diğer faydaları ve iş güvenliklerini arttırmada kaynakları tahsis etme eğilimindedirler. Diğer deyişle, bürokratlar çalışma yükünü daha hafifletecek ve işlerini daha zevkli, çekici hale getirecek politikaları benimsemektedirler. Örneğin, idaresi daha kolay olan fiyat politikalarının benimsenmesi ya da fiyat-dışı araçlarla ürünlerin belirlenmesi, güçlü politikacılara ve seslerini duyuran özel çıkar gruplarına yakın olma, ürünlerin arz ve talep koşullarını belirlemede etkin olmama gibi. Sonuçta, kamu girişimci davranışı talep ve arz koşullarında daha az hassas olacaktır ve özel girişime göre daha yüksek maliyetle çalışacaktır (Hanke, 1985:1-14).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5. Sonuç&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hür teşebbüs, bireysel ekonomik faaliyet özgürlüğü, mülkiyet hakları, sahiplik ve devir hakları konuları, dünya siyasi ve ekonomik hayatını yönlendiren iki kutuplu düşüncenin temellerini oluşturan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyalist ve kapitalist ekonomilerin her ikisinin de sanayi devrimi sonrasında meydana gelen refah artışı ve yoğun ekonomik faaliyetler sonrasında değişen ve gelişen sosyo-ekonomik yaşantının bir uzantısı olarak ortaya çıkmış oldukları varsayımı yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayi devrimi sonrasında gelişen ekonomik faaliyetlerin, üretim ve paylaşım sürecinde taraflardan birinin mutlak üstünlüğüne dayanması, kapitalistlerin, satmak ve kullanmak için sadece emek güçleri olan işçileri oldukça ağır bir şekilde sömürmeleri ve gelir dağılımında giderek artan dengesizlikler karşısında sosyalizm fikri oldukça ilgi çekmiş ve 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında önemli bir akım olmasını sağlamıştır. Ancak, sosyalizm, kendisinden beklenen, istenilen ve vaat edilen adaleti, zenginliği ve eşitliği sağlayamamıştır. Özellikle 1900’lü yılların ilk çeyreğinde neredeyse bireysel özgürlüğün ortadan kalkacağı düşüncesi ağırlıktadır. Buna karşın, ilerleyen yıllarda sosyalizmin en etkin uygulandığı SSCB’nin ve Çin’in, halkına beklenenleri verememesi, akımın etkisini azaltmış ancak sosyalizm olgusu (kimi durumda tehlikesi!) 1990’lara kadar süregelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonominin temel yapıtaşının birey olduğu ve bireyin kendi iradesi ve yönelimi ile istediği faaliyeti gerçekleştirmesi gerektiğini ısrarla savunan liberalizm, devleti reddeden bir akım değildir. Buna karşın, olabildiğince az ve yönlendirici olmayan şekilde devletin faaliyetlerini sürdürmesi ve bireyin özgürlüğüne kısıtlama getirilmemesi taraftarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasa sosyalizmi ise sosyalizmi daha ılımla hale getirme çalışmalarının sonucu olarak ortaya atılmış olan bir olgudur. Devletin ekonomi içerisindeki ağırlığının sosyalizmdeki kadar olmasa da gerekli olduğu ancak buna karşın bireyin (işçilerin) ekonomik faaliyetlerde alınacak kararları etkileme gücüne sahip olması gerekliliğini ifade etmektedir. Ekonomi, bir teknokrat gurubu tarafından yönetilmeli, mülkiyet hakkı devlete ait olmalı ancak üretim sürecinde çalışanların söz hakkı bulunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar, sosyalizm ve türevi olarak ortaya konulan düşünce akımları olsa da bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması ve kamusal yönlendirmenin olanaksızlığı nedeniyle kapitalist ekonomik sistemin alternatifi bulunmamaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-1947023223175876012?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/1947023223175876012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=1947023223175876012&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1947023223175876012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1947023223175876012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2008/07/deneme.html' title='Deneme'/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-5443478422828624316</id><published>2007-12-11T23:17:00.001-08:00</published><updated>2008-02-06T10:09:17.304-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;    BİLGİ İKTİDARI ve ASİMETRİK BİLGİ RANTI: ÖTEKİLEŞMENİN ÖNLENMESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;                                                Adem KARAKAŞ          Salih ALP&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ÖZET&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi, sahip olanlar açısından katma değeri yüksek bir kazanım aracıdır. Sahip olan kişi ya da kuruma ayrıcalıklı konum verebilecek düzeyde olan bir bilgi, ekonomik yaşamın tarafları arasında “asimetrik bilgi sorunu”na yol açabilmektedir. “Bilgi”den kastedilen, herhangi bir ekonomik değerin niteliği ile ilgili olan bilgidir. Asimetrik bilgi her ne kadar güncel yaşamın sıradan normal gerçeklerinden biri olarak kabul edilse de bilgiye sahip olmayanlar üzerinde bir tasarrufun sözkonusu olduğu durumlarda incelenmesi ve üzerinde değerlendirmelerin yapılması gereken bir kavram haline gelmektedir. Özellikle bilgiye ulaşma imkanı olmayanlar ve bilgiyi saklayanlar ile bu bilgiyi edinememe neticesinde rasyonel davranışları engellenen aktörler açısından, asimetrik bilgi kavramı ve bu bilgi asimetrisinin azaltılmasına yönelik çabalar önemli hale gelmektedir. Piyasa aksaklıklarının -özellikle monopolist yapıya sahip piyasalarda- ortadan kaldırılmasının sağlanması amacıyla başvurulan regülasyon mekanizması, bilgi asimetrisinin azaltılması için etkili bir yöntemdir. Çalışmanın temel vurgu yaptığı konu da bu noktadır. Bilgi asimetrisinin, ekonomik aktörler arasında kazanç kaynağı olmasının ötesinde, bir üstünlük, rant veya iktidar kaynağı olmasının önlenmesi gerekliliğinin ve asimetrik bilginin pasif kısmında bulunan aktörlerin ötekileştirilmesinin önlenmesine yönelik değerlendirmelerde bulunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Bilgi Kavramı ve Bilginin Ekonomik Değere Dönüştürülmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlük anlamıyla; öğrenme-araştırma ve gözlem yoluyla elde edilen kavrayışların tümü olarak ifade edilen bilgi; en genel anlamıyla bireyin akıl-düşünme ve muhakeme yoluyla elde ettiği algı-değer-kavram ve ilkeler bütünü olarak tanımlanabilir (Söylemez, 2006:58-78). Keller ve Tergan’a (2005:5) göre bilgi zihni bir süreçtir, bilen kişi ile bilinen şey (obje) arasındaki zihni durumu açıklamak için kullanılır ve tanımsal olarak enformasyondan farklıdır. Enformasyon, kodlanma, saklanabilme ve en önemli ayrıcalığı olan aktarılabilme özelliğine sahip bilgidir. Aktarılabilir olması, aktif ve geçişken olması nedeniyle bilme sürecinde özneye bağlı olmaktan çıkabilmektedir. Farklı bir açıdan bakıldığında bilgi, eylemde etkin olan sonuçlara odaklanmış bir şeyi ya da bir kimseyi değiştiren enformasyondur (Drucker, 1993:71).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavramsal soyutluğuna karşın somuta dönüştürüldüğünde maddi-gayrimaddi katma değeri yüksek olan bilgi, sahip olan(lar) açısından değerlendirildiğinde önemli avantajlar sağlamaktadır. Toplumda, taraflardan birinin avantajının diğerlerinin dezavantajına rağmen gerçekleşmesi durumu, ideal piyasa işleyiş mekanizmasının bozulmasına neden olmaktadır. Bilgi açısından ele alınacak olursa; sahip olunan bilgi, aynı bilgiye sahip olamayanlar üzerinde tasarruf imkanını ortaya çıkarabilmektedir. Bu bağlamda, iktisadi olarak incelendiğinde piyasanın yapısını bozan ve aynı olgu üzerinde taraflardan birinin diğerine oranla daha fazla/farklı bilgiye sahip olması anlamına gelen asimetrik bilgi kavramı ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte başta belirtmek gerekir ki bilgi asimetrisi sosyo-ekonomik hayatın temelinde yer almakta ve gündelik hayatın tam ortasında dinamizmin sağlanmasında etkin rolü oynamaktadır. Bu açıdan bakıldığında bilgi asimetrisi var olan ve varlığı kabullenilmesi gereken bir olgudur. Sosyo-ekonomik hayatın dinamiği etkileşimle gerçekleşmektedir ve modern dünyada etkileşim kaçınılmazdır. Etkileşimin temelinde yatan da asimetridir. Buradan hareketle bakıldığında bilgi asimetrisi kavramı, kötülenecek veya kaygı duyulacak bir kavram olmasından öte kabullenilmesi gereken bir gerçekliktir. Endişe duyulması gereken yönü ise asimetrik bilginin bir iktidar kaynağı olarak sınırsızca kullanılmasıdır. Bilgi gücünü elde edenlerin veya elde tutanların herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın atacakları her adım bir sonraki adımın daha umarsızca ve bencilce atılabilmesine olanak tanıyacaktır. İktidar kaynağı olarak kullanılıp kullanılmaması tartışmasının ötesinde bu kaynağın sınırlandırılıp sınırlandırılmaması kaygısı ön plana çıkmaktadır ki bu şekildeki bir bilgi iktidarının sınırlandırılması, bireysel hayata ve özgürlüklerin korunmasına müdahale olarak değil, kabul edilebilir bir düzenleme olarak değerlendirilebilmektedir. Ancak, sınırlandırılmayan gücün sonuçlarının önceden kestirilmesi de zordur. Asimetrik bilginin sınırlandırılması ve bilgi gücünün belirli kısıtlamalar altında kullanılması devletin sosyal ve iktisadi hayattaki konumunun belirlenmesi için de önemli bir göstergedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Asimetrik Bilgi ve Asimetrik Bilgi İktidarı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George A. Akerlof’un (1970:488-500) ikinci el otomobil piyasası ve sigortacılık sektöründeki olayları inceleyerek varlığını ileri sürmesi ve 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü J.Stiglitz ve M.Spence ile birlikte paylaşmasıyla geçerliliği perçinlenen kavram, günlük yaşamın hemen her alanında bir çok kez gözlemlenebilir hale gelmiştir.&lt;br /&gt;Asimetrik bilgi, piyasalarda herhangi bir faaliyet hakkında, bazı ekonomik birimlerin diğerlerine oranla daha fazla bilgiye sahip olması ve/veya başkalarının bilme imkanının olmadığı bilgileri elde etme fırsatına sahip olunması sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Farklı iş çevreleri, bilgi simetrisinin optimal gerçekleşmesini engellemekte, bilgiye ulaşma imkanı olanlar ile bilgiye ulaşma imkanı kıt olanlar arasında simetri bozulmaktadır. Farklı piyasalar için farklı yoğunlukta olan bu ayrışma sonucu taraflardan biri diğer(ler)ine üstünlük sağlamaktadır. Buradaki temel sorun taraflararası bilgi farklılığı değildir. Aynı zamanda bilgi farklılığının giderek artması da değildir. Modernite, iş bölümü ve uzmanlaşmanın yoğun bir şekilde yaşandığı bir süreçtir ve bu sürecin, derinlemesine bilgi-yüzeysel bilgi ayrışımını kendiliğinden oluşturması kaçınılmaz hale gelmiştir. Buradaki temel sorun; taraflardan birinin bilgiye ulaşabilme ve/veya sahip olabilme imkanı nedeniyle bilgiye ulaşma imkanı olmayan/kıt olanları (öteki) zarara uğratmasıdır. Hemen şunun da belirtilmesi gerekmektedir ki asimetrik bilgi ile eksik bilgi temelde aynı olarak algılanabilmesine karşın farklılıkları olan iki tanımlamadırlar. Eksik bilgi, kişinin herhangi bir nesne, davranış biçimi, organizasyon veya olay ile ilgili olarak tam bilgiye sahip olamamasıyken asimetrik bilgide ikili bir ilişki ve aynı obje üzerinde karşı karşıya gelen taraflar arasında bilgi farklılığı söz konusudur. Ayrıca asimetrik bilgide bilgi paylaşımının kısıtlı olması, bilgi gizliliği ve bu gizliliğin verdiği üstünlükle birlikte bu üstünlüğün kazanıma dönüştürülebilmesi imkanları da mevcuttur. Bilgi eksikliği giderilebilir olmasına karşın bilgi asimetrisinde, taraflararası bilgi saklama ve saklanan bilgi vasıtasıyla kazanca ulaşma imkanı nedeniyle süreklilik söz konusudur. Bir iktisadi faaliyette, faaliyete konu olan bir mal ve hizmet üzerinde taraflardan birinin diğerine karşı olan bilgi üstünlüğü ve uzmanlık sahibi olması sonucu elde edilen maddi-gayrimaddi kazanç, asimetrik bilgi rantı olarak adlandırılabilir (Şimşek ve Karakaş, 2007:24). Bauman’ın (1996:62) da ifade ettiği gibi bilgi farklılığı ve bilgi birikimi elde edilmesi, diğeri üzerinde meşru bir üstünlük oluşmasına neden olmaktadır. Bilgi gücüne sahip olmak, öteki üzerinde maddi manevi iktidar gücüne sahip olunması sonucunu ortaya çıkarmaktadır. A.Smith’in (1997, ilk basım 1776) sistematiği ile literatüre girmiş olan iş bölümü ve uzmanlaşma kavramını pratikte gerçekçi olarak yaşanmaktadır. Modern bilgi çağında bilgi, bir iktidar kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır ve objenin etken tarafından edilgen üzerinde sınırsızca ve engellenemez baskınlığına yol açılmıştır. Buradan hareketle bilgi ve iktidarın birbirini dolaysız olarak içerdiği görülmektedir (West, 1998).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Weber’in (1996) düşüncesinden iktidar, kişinin kendi iradesiyle diğer insanların davranışlarını belirleme gücü olarak anlaşılır. Başkaları üzerinde iktidar elde etmenin farklı şekilleri mevcuttur. Her ne şekilde olursa olsun iktidarın kullanımı, iktidarın buyruğu altına girenlerin bunu açıkça görememeleri ile ilişkilidir. Modern toplumlarda iktidar araçlarının çoğalması sonucunda icra yöntemleri de değişkenlik göstermektedir. Her ne kadar değişik icra şekilleri olsa da iktidarın icra yöntemleri, kişilik-mülkiyet ve örgütlenmeden yolan çıkılarak şekillenmektedir. Lukes’un (2002:627-670) anlayışında da iktidar, tanımı gereği taraflardan birinin diğeri üzerinde uyguladığı bir şeydir ve bir tarafın çıkarlarının tersi bir yönde diğerinin etkileme gücüdür (Tekelioğlu: 1999:123). İktidarın var olması bilgisiz mümkün değildir. Aynı zamanda bilginin iktidara yol açmadan var olması da olanaksızdır. Nihayet Foucault’a (2003:72) göre iktidar, her yeri kapsadığı için değil hayatın her alanında her yerden gelen, sürekli, tekrara dayalı, cansız, kendi kendini yeniden üreten her şeyiyle, tüm bu hareketliliklerden yola çıkarak beliren, bunların her birini destek alan ve geri dönerek onları sabitleştirmeye çalışan genel bir sonuçtur. Belli bir toplumda karmaşık bir stratejik duruma verilen addır. İktidar sayısız noktadan çıkarak, eşitsiz ve hareketli ilişkiler içinde işler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar; caydırıcı-özendirici ve şartlandırıcı olmak üzere üç temel kurgudan oluşmaktadır ve iktidarın kaynakları da kişilik-mülkiyet ve örgütlenmeden oluşmaktadır (Galbraith, 2004:11-75). Bilginin iktidar gücü ile ilişkilendirilmesi de mülkiyet kaynaklı olmasından ötürüdür. Bilgi elde edilmesi, o bilginin kullanımını ve nihayetinde o bilgiye sahip olmayana (öteki) karşı bir üstünlük sonucunu meydana getirmektedir. Aynı zamanda mülkiyetin elde tutulması en dolaysız iktidar uygulamasını mümkün kılmaktadır. Kişinin (kurumun) sahip olduğu mülk üzerindeki tasarruf hakkıyla, sahip olduğu bilgi mülkü üzerindeki tasarruf hakkı benzeşmektedir. Her ne kadar Galbraith’ın (2004:11-75) ileri sürdüğü gibi iktidarın elde ediliş şekli kişilik ve mülkiyetten örgütsel yapıya bir geçiş yapmış olsa da bu, mülkiyetin iktidar elde etmedeki rolünü değiştirmiş ya da zayıflatmış değildir. Gerek caydırıcı gerek özendirici ve gerekse de şartlandırıcı olsun ve her ne kaynakla (kişilik-mülkiyet-örgütlenme) elde edilmiş olursa olsun, gücün elde edilmesi moral yönden elde edilen iktidar gücünden daha etkin ve kalıcı değillerdir. Bu açıdan bakıldığında moral yönden elde edilen iktidar -ki bir kısmı şartlandırıcı yöntemi de içermektedir- en muhkem iktidar biçimini oluşturmaktadır (Mills, 1974:482-502).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekelioğlu’na (1999:128) göre, Foucault’un “bilgi iktidardır” sloganında iktidarın bilgiye tabi olduğu kastedilmez. Ayrılmaz bir ikili ilişki oluğunu ve iktidar ilişkilerinin doğal bir bileşeni olarak görür. Marksist açıdan iktidar bir güç, hegemonya, zor, otorite, baskı çağrıştırırken; Foucault’da hem olumlu hem de olumsuz anlamda kullanılmaktadır. Bilginin, iktidarın sağlam bir kaynağı olması tersinden bakıldığında daha net görülmektedirki bilgisizliğin önemli bir ram olma nedeni olmasını açıklamaktadır. Bu nedenle taraflararası bilgi simetrisinin belirli bir seviyenin üzerinde olduğu açık toplumların gelişme yolunda kaydettikleri mesafeler dikkat çekici düzeydedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Bilgi İktidarının Kısıtlanması-Ötekileşmenin Önlenmesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasa mekanizmasının her alanında, eşit olmayan bilginin varlığı söz konusu olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Klasik iktisadın tam rekabet piyasası -ideal piyasa- tam bilgi ve şeffaflık gibi iki önemli temel önerme üzerinde yoğunlaşmaktadır. Piyasa ekonomisinin cari durumu bu iki ideal piyasaya ne kadar yakın -uzak- olunduğu gerçeğine göre hareket etmektedir. İdeal piyasa, tamamen farazi bir olgu olmasına karşın yol gösterici olması açısından önemlidir. Çalışmanın bu bölümünde açıklanmaya çalışılacak olan olgu da bu noktadan hareketle başlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdeal piyasa ile reel piyasa arasındaki farkın kaynağında yatan temel etkenlerden biri bilgi asimetrisidir. Bilgi, katma değeri yüksek olan bir kazanım kaynağıdır. Bu kaynağın sınırsızca kullanılması piyasa işlerliğini sekteye uğratma imkanına sahiptir. Asimetrik bilginin daima var olacağı gibi bir kesin yargı açık olduğundan belirli kısıtlamalar getirilerek sınırlarının daraltılması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern bilginin doğasında, tek doğru bilgi tekeline sahip uzmanların hemen her konuda, uzman olmayanlar adına karar verme yetkisini kazanması tüm toplumsal ilişkileri kökünden değiştirmiştir. Bauman’ın (1999:213-215) ifadesine göre bilgi anlayışındaki bu değişikliğe sanayi devrimi ile birlikte hızlı bir evrime giren teknolojik gelişmelerin de eşlik etmesi, belli konuda uzman olan bireyin tüm diğer alanlara yabancılaşmasıyla sonuçlanmıştır. Uzmanlık, geleneksel toplumlarda herkesin elinde olan becerileri alıp parlatıp keskinleştirirken insanlar artık uzmanların olmadığı bir dünyada kendi yaşamlarını yaşayamaz hale gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisadi anlamda bireyin-kurumun bilgi eğilimli iktidarının sınırlandırılması ve belirli bir denetim atına alınması için kamusal bir otorite çerçevesinde yapılanmanın sağlanması gerekmektedir. Bilgi asimetrisinden kaynaklanan sorunlar, piyasanın kendi haline bırakılması sonucunda dengeye gelmediği ve Braudel’in (1993:223) ele aldığı büyük ve küçük gediklerden biridir. Eğer piyasa aksaklığı konusunda belirli kamusal düzenlemelere gidilmez ise bunun sonucu anarşizme kadar gidebileceği gibi liberalizm ile arasında küçük bir geçiş süreci söz konusudur. Liberalizmde devlet her şeyden önce birey eksenli düşünmektedir ve vatandaşların ekonomik anlamda rekabete dayanan ve haksız rekabete dönüşebilme potansiyeline sahip olan işlevleri düzenleme sorumluluğu söz konusudur (Cantzen, 2000:26-34). İfade edildiği üzere bilgi katma değeri yüksek olan bir kazanım aracıdır ve çok kolay ranta dönüştürülebilme özelliğini haizdir ayrıca kısıtsız kullanımı piyasa etkinliğine sekte vurmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bireylerin ihtiyaçlarını, başkalarını mağdur duruma sokmaları pahasına karşılamaları, bir sonraki aşamada mülkiyet hakkını elden alınmasına neden olacaktır ki bu olgu F. Bastiat’ın (1997: 5, ilk basım 1850) mülkiyetin yağmalanması ve yağma süreci adını verdiği sürece denk düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasa düzenlemesi işlevinin gerçekleşmesi, piyasa işlerliğine yapılan bir engelleme olarak değerlendirilmemelidir. Düzenleme, kamu veya sivil otorite tarafından sağlıklı bir piyasa işlerliği için gerekli faaliyetler bütünüdür. Ancak, dikkat edilmesi gereken konu şudur ki çözüm sürecinin çözümsüzlüğe dönüşmemesi ve bürokrasiye takılıp işlerliğin sekteye uğraması da korkulacak bir şeydir. Eğer Mises’in anladığı anlamda bir bürokrasi oluşturulacaksa bu durum asimetrik bilgiden kaynaklanan sorunların sürmesini şiddetle istemek durumunda kalmamızı gerektirecektir. Zira Mises’e (2000:41) göre bürokrasi, kanun ve nizamlar sadece bireylerin hak ve hürriyetlerini güvence altına almak maksadıyla müracaat edilen bir müessese değildir. O, aynı zamanda iktidar mevkiinin devamlılığını tatbik ettirebilmesi için yararlanılan bir vasıtadır. Bu durumda, piyasa aksaklığının giderilmesi için kurulması düşünülen veya kurulan kurumlar etkinlikten ziyade etkinsizlik kaynağı olma potansiyeline sahip olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Ötekileşmenin Önlenmesinde Regülasyonun Rolü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu daha da derinleştirmeden baştan ifade etmek gerekir ki kullanılmakta olan öteki kavramı belirli bir tanım aralığına alınmalıdır. Bahsi geçen konuya göre ötekileşme denildiğinde zihinde uyanan düşünce, insanların bilgi sahibi olmadıkları, bilgi sahibi olmalarının istenmediği ve bilgiden uzak tutulduğu durumlarda üzerinde tasarruf edilen nesneye veya konuya (en genelinde objeye) karşı yabancılaştırılmalarıdır. İnsan doğasının ve sosyal yaşamın bir gereği ve gerçeği olarak bireyin, her konuda bilgi sahibi olmasının imkansızlığının gerçekliğinin yanında özel bir çaba sarfetmeye gerek kalmaksızın edinilebilecek, günlük yaşamda elde edilebilecek bilgilerden açık ya da zımni olarak mahrum edilmesi ötekileşme sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu tür bir girişimde, elde edilmesi için özel bir gayrete gerek duyulmayan konularda dahi kişi objeden uzaklaştırılmış olmaktadır. Böylesi uygulamaları asgari seviyeye indirecek ve şeffaflığın ortaya çıkmasını sağlayacak olan girişimlerle piyasa başarısızlığının giderilmesine yönelik uygulamalar olarak tanımlanabilecek olan regülasyon kavramı Levin’e (1981:179-195) göre 1950’lerden sonra literatürde yer bulmaya başlamış ve 1960’lı ve 1970’li yıllardan itibaren geliştirilmiştir. Ancak bu dönemde regülasyon ile ilgili içeriksel bir gelişme ve açıklama (bu dönem için) detaylandırılmamıştır (Ogus, 2004).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada başta ifade etmek gerekir ki regülasyon kavramı oldukça geniş bir çerçevede değil dar anlamda çalışmanın ilgi alanıyla kısıtlı olarak temas edilecek düzenlemeler olarak anlaşılmalıdır. Özellikle KİT’lerin kamu mülkiyetinden kaynaklanan etkinsiz ve verimsiz yönetiminden kaynaklı bir çok problemin çözülebilirliği amacıyla yapılan düzenlemelerden ziyade doğrudan bu kurumlarla karşılıklı ilişki içerisinde bulunanlarla (-ki bunlar hem kamu otoritesi hem de bireyler olabilmektedir) kurum arasındaki bilgi eksikliği (şeffaflık sorunu) nedeniyle ortaya çıkan sorunların giderilmesine yönelik çabalara dair değerlendirmelere değinilmektedir. Guasch ve Hahn’ın (1999:138-139) piyasa başarısızlığı olarak ifade ettiği ve genelde kamu organizasyonlarında ortaya çıkan etkinsizliğin içerisine şeffaflık ve bilgi vermeme gibi nedenlerle asimetrik bilgi sorununun da ilave edilmesi gerekmektedir. Kök ve Çoban’ın (2002:3-4) da belirttiği üzere genelde piyasada hakim güç veya monopolistik yapı içeren kurumların piyasa etkinsizliğine yol açmaları bu türlü asimetrik bilgi sorununa yol açtığı öne sürülmektedir. Ayrıca gerek tüketicilerin gerek üreticilerin ve gerekse de düzenleyici rolünü üstlenen kurumun tercihler hakkında tam bilgiye sahip olamamaları da gerekli sistematiğin etkinleştirilmesinde bir asimetrik bilgi sorununa maruz kalmaları muhtemeldir (Paşaoğlu, 2003:26).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu otoritesinin organizasyon şeması içerisindeki rollerinden biri de taraflararası bilgi simetrisinin korunması veya bilgi asimetrisinin azaltılmasına yönelik çaba sarfetmesidir. Bu durum düzenleyici kurullar mekanizmasıyla sağlanabilmektedir. Ancak burada düzenleyici kurullar ile kamu otoritesi arasındaki iletişimin ve bilgi paylaşımının etkinleştirilmesinin gerekliliği söz konusudur. Yani, düzenleyici (düşük bilgi sahibi) ile düzenlenen (yüksek bilgi sahibi) arasındaki bilgi asimetrisinin azaltılması gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki Vishwanath ve Kaufmann’ın (1999:14) da temas ettikleri gibi, piyasa yapısının karmaşık hal aldığı bazı durumlarda piyasa başarısızlığının giderilmesine yönelik bir uygumla olarak regülasyonun da etkisiz kalabileceği durumlar söz konusu olabilmektedir. Yani bir piyasada regülasyona yönelik kurumların ve çabaların olması piyasa işlerliğinin sağlıklı yürüyor olması anlamına gelmeyeceği belirtilmelidir. Ayrıca, esas olarak asimetrik bilgi sorunu sadece düzenleyici ile firma arasında sınırlı değildir. Asıl önemli olan ve çalışmada üzerinde vurgu yaptığımız gibi asimetrik bilgi sorunu düzenleyici otorite ile tüketici ve firma ile tüketici arasında da gözlemlenmektedir (Braeutigam, 1989:1332).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin ekonomik hayatın içerisinde yer alma yöntemlerinden biri de regülasyon mekanizması ile gerçekleştirilmektedir. Müdahaleci devlet yapısında olduğu gibi düzenleyici devlet modellerinde de regülasyonun rolü önemlidir. Regülasyon, dar anlamda devletin ekonomiyi düzenleyici faaliyetlerini kapsamasının yanında geniş anlamda bakıldığında, politik bir faaliyetin, kamusal organizasyonların, dinamik bir süreç içerisinde yasal dayanaklar çerçevesinde sosyo-ekonomik amaçlara yönelik olarak etkinleştirilmesine yönelik çabalar olarak ifade edilmektedir (Çetin, 2007). Regülasyon kurumları kamu otoritesiyle piyasa aktörleri arasında düzenleme işlevini yerine getirmekle yükümlüdürler ve bağımsız olarak herhangi bir etkiye maruz bırakılmaksızın toplumsal faydayı koruma amacına yönelik olarak faaliyette bulunmaktadırlar (Oğuz, 2007:23-24).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz dünya ekonomisinin ezici çoğunluğunda iktisadi yaşam içerisinde devletin rolü, düzenleyici ve hakem olma şeklinde gerçekleşmelidir. Normal bir toplumsal yapıda kurumlararası ve vatandaşlararası toplumsal normların yanı sıra bazı kuralların uygulanması gerekmektedir. Bu kuralların uygulayıcısı hakemlik yapan bir devlet otoritesidir. Bu bağlamda devletin, kurumların ve bireylerin mutlak özgürlüklerinin kısıtlanması kaydıyla iktisadi optimizasyona yönelik çabaları bir açıdan regülasyon mekanizmalarının devreye sokulmasıyla sağlanabilmektedir. Bu mekanizma bir taraftan birey ve kurumların her ne şekilde elde etmiş olurlarsa olsunlar ellerinde bulundurdukları maddi-gayri maddi yetki ve olanaklarını sınırlandırıcı bir etki yaparken diğer taraftan bilgi asimetrisinin taraflararası ezici rant kollama imkanını sınırlandırıcı bir etki meydana getirecektir. Friedman’a (1988:54) göre, devlet mekanizmasının uygun etkinlikleri arasında ifade edilen bu hakemlik rolünün ötesinde karşı karşıya kalınan temel sorun, devletin sosyo-ekonomik hayattaki rolünün ne olduğu konusudur ancak bu sorunun cevabı tamamen farklı bir tartışmanın temasını oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülkiyet hakkı kaynağından elde edilen tasarruf hakkının sınırlandırılması liberal açıdan bakıldığında geçerlidir. Patent halkası, telif hakları, işletme ve yönetim hakları veya miras yoluyla elde edilen mülkiyet, bilgi yoluyla elde edilen kazanımların sınırlandırılmasının gerekliliği Friedman’a (1988:60) göre liberal ekonomi anlayışında kuralların yorumunda hakemlik görevi üstlenen, tekelci rekabeti önleyen ve bu bağlamda sorumluluk sahiplerinin konumlarının belirlenip kollanması gerekenleri muhafaza eden bir devlet anlayışına ideal bir organizasyon olarak bakılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisadi açıdan bakıldığında bilgi, sahip olan taraf için katma değeri yüksek yani oldukça kolay şekilde kazanıma dönüştürülebilen bir değerdir. Bir kere elde edildiğinde sahip olan tarafa üstünlük kazandıran bir bilginin taraflararası eşitsizlik yaratması olağan bir durumdur. Çalışma içerisinde bu durumun yaşamın kendi iç dinamiklerinin bir sonucu ve gerçeği olduğu ifade edilmeye çalışılmıştır. Şu konunun açıkça belirtilmesi gerekirki bilgi, bilgi asimetrisi ve bilginin kullanımının denetlenmesi ile ilgili bir konuda; taraflararası bilgi farklılığının nedeni, bilginin elde edilme imkanına sahip olma/olamama, bilginin taraflararası eşitsizliğe neden olması ve/veya sahip olunan bilginin içeriği ve değeri ile ilgili konular ilgili çalışmanın özünü değil çevresini ve ardıllarını oluşturmaktadır. Buradaki temel konu, -özellikle- sahip olunan bir bilginin iktidarı gerçeğine dikkat çekmeye çalışmaktır. Taraflararası bilgi farklılığı ve bu farklılık neticesinde belirli kazanımların elde edilmesi kabul edilebilir ve makul bir durumdur. Bilgi farklılığından kaynaklanan eşitsizliğin tümüyle dengesizliğe dönüşmemesi açısından gerekli görülen bazı önlemlerin alınması ve kamu otoritesinin denetleme ve hakemlik görevinden kaynaklanan yetkisi ile bu sınırların çizilmesi ve korunması gerekmektedir. Başta da ifade edildiği şekliyle, piyasada dengesizlik içerisinde bir dengenin var olabilmesi ve piyasanın denetim mekanizması aracılığıyla stabilize edilebilmesi gerekmektedir. Klasiklerin görünmez el mekanizmasıyla dengeye gelebileceğini öne sürdükleri piyasanın görünür el mekanizmasıyla denetim altına alınmasının daha gerçekçi olabileceği ifade edilmektedir. Görünür el mekanizmasının en bariz açıklaması da regülasyon kavramıyla karşılığını bulmaktadır. Regülasyonun işletilmesi gerekliliği veya hangi yöntemlerle uygulanması konusu ayrıca incelenebilir bir konu olması dolayısıyla, burada üzerinde durulan konu daha çok bu türlü bir uygulamanın başta bahsettiğimiz hedeflere yönelik uygun bir denetim mekanizması olup olmadığının sorgulanmasıdır. Denetim mekanizmasının işlevselliği piyasada kısmi bir denge oluşturacaktır. Taraflararası bilgi farklılığı, bir tarafın diğeri üzerinde sınırsızca kısıtlamasız olarak kullanılmasına imkan tanımamalıdır. Bu bağlamda belirli denetim kurumlarının organizasyonu gereklidir. En temel gerekçelerle bir araya gelmiş olan sivil toplum organizasyonlarının ve derneklerin yanı sıra, meslek odaları, yasal mevzuatlar, bilgi edinme hakkı veren düzenlemeler, şeffaflık ilkesinin benimsenmesi, düzenleme ve denetim işlevine yönelik organize edilmiş olan üst kurullar vb., regülasyona yönelik çabalar bütününü oluşturmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-5443478422828624316?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/5443478422828624316/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=5443478422828624316&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/5443478422828624316'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/5443478422828624316'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/12/bilgi-iktidari-ve-asimetrik-bilgi-ranti.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-2300702151257474596</id><published>2007-11-04T22:44:00.001-08:00</published><updated>2008-02-06T10:12:42.131-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;EKONOMİK İŞBİRLİĞİ VE KALKINMA TEŞKİLATI&lt;br /&gt;(OECD)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Kuruluş ve Fonksiyonları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;OECD’nin kuruluşuna ilişkin anlaşma, 14 Aralık 1960’da, ABD, Kanada ve Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatına üye 18 Avrupa ülkesi tarafından Paris’te imzalanmıştır. OECD resmi olarak 30 Eylül 1961’de faaliyete geçmiş ve OEEC’nin yerini almıştır. Daha sonra, Japonya (1964), Finlandiya (1969), Avustralya (1971), ve Yeni Zelanda’ya (1973) üyelik verilmiştir. Kısaca tanımlanırsa, OECD; Uluslararası Sekreterya tarafından desteklenen ve en geniş anlamda ekonomik ve sosyal politikalarını incelemek ve koordine etmek üzere 24 üye ülkenin birlikte çalıştığı bir forum oluşturmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Üyelik Sistemi&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;25 ülke OECD’ye üyedir. Bunlar: Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve ABD.&lt;br /&gt;Avrupa Toplulukları Komisyonu (EC), genellikle Teşkilatın faaliyetlerinde görev alır. Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) de OECD toplantılarına katılmak üzere temsilciler gönderebilir. Bunlara ilaveten, çok sayıda uluslararası kuruluş bir veya daha fazla OECD Komitesine katılır veya temsil edilebilirler. Bu kuruluşlar: Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası (IBRD), IMF, Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Avrupa Ekonomik Komisyonu (ECE), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu (UNHCR), Avrupa Konseyi.&lt;br /&gt;Ek olarak, OECD’nin, UNESCO, Amerika Devletleri Teşkilatı (OAS) ve Avrupa Ulaştırma Bakanları Konferansı (ECMT) gibi diğer bazı hükümetler arası teşkilatlarla resmi ilişkileri vardır. Ayrıca, işverenler federasyonunu temsil eden Ticaret ve Sanayi Danışma Komitesi (BIAC) ve üye ülkelerdeki ticaret birliklerini temsil eden Ticaret Birliği Danışma Komitesi (TUAC) gibi hükümet düzeyinde olmayan iki teşkilatla yakın ilişkilerini sürdürmektedir. 1990 yılında, piyasa ekonomisine geçiş sürecinde kendilerine rehber arayan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile OECD arasında, bir aracı olarak faaliyet gösterecek olan Geçiş Sürecindeki Avrupa Ekonomileri ile İşbirliği Merkezi kurulmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Organizasyon Yapısı&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Teşkilatın iki temel organı vardır: Konsey ve Konseye bağlı komiteler ve çalışma grupları ve Genel Sekreter ve onun personelinden oluşan Sekreterya.&lt;br /&gt;Konsey: OECD'nin en yüksek karar organı olan Konsey’de her üye ülkenin bir temsilcisi vardır. Konsey, yılda bir defa bakanlar düzeyinde ve düzenli olarak da (prensipte, ayda iki defa) Ulusal Delegasyon Başkanları düzeyinde toplanmaktadır. Konsey, genel politika ile ilgili tüm konulardan sorumludur. Konsey, Teşkilatın amaçlarını gerçekleştirmek için gerekli bağlı kuruluşları kurabilir.&lt;br /&gt;1995 yılında, bakanlar düzeyinde Konsey Başkanlığını İspanya yapmıştır. Resmi düzeyde yapılan Konsey toplantılarına Teşkilatın Genel Sekreteri, Başkanlık eder.&lt;br /&gt;İcra Komitesi: Konseyin her yıl atayacağı 14 üyeden oluşan İcra Komitesi, Teşkilatın amaçlarının gerçekleştirilmesine yardımcı olmak üzere kurulmuştur. Komite başkanı üyeler tarafından seçilmektedir. Gerektiğinde özel görevlerin yürütülmesi için de toplantıya çağrılabilmektedir. Komite, düzenli toplantıları haricinde, nadiren, üst düzey hükümet yetkililerinin katıldığı özel oturumlar yapabilir.&lt;br /&gt;Komiteler ve Çalışma Grupları: Konsey, Teşkilatın amaçlarını gerçekleştirmek için gerektiğinde yardımcı birimler kurabilir. Bu birimler genellikle Komite olarak adlandırılır. Komiteler özel çalışmaları yürütmek veya özel sorunlarla uğraşmak üzere Çalışma Grupları kurabilirler.&lt;br /&gt;Normal olarak tüm üye ülkeler Komite ve Çalışma Gruplarının üyesidirler. Fakat, sadece bazı üye ülkelerin temsil edildiği sınırlı nitelikli olanları da vardır.&lt;br /&gt;Özel Çalışma Grupları:. Türkiye ve Yunanistan’ın kalkınma çabalarının desteklenmesi için harekete geçirilebilecek yeterli ölçüde kamu ve özel yabancı kaynakların akışını sağlamada kullanılacak araçları araştırmak üzere, Temmuz 1962 tarihinde, iki çalışma grubu, ayrıca bu amaçla konsorsiyumlar kurulmuştur. Konsorsiyumlar, Türkiye ve Yunanistan’ın ekonomik kalkınmalarına kredi ve bağışlar ve başka yollarla katkıda bulunmak için üye ülkeler ve kuruluşların fiilen oluşturdukları birimler olarak düşünülebilir.&lt;br /&gt;Toplam sayısı 200’ü aşan Teşkilatın Komite ve Çalışma Gruplarının bazıları şunlardır:&lt;br /&gt;- 2 Nolu Çalışma Grubu: Türkiye’nin Uzun Dönemli Kalkınma Sorunları&lt;br /&gt;- Ekonomik Politika Komitesi&lt;br /&gt;- 1 Nolu Çalışma Grubu: Makro-ekonomik ve Yapısal Politika Analizi&lt;br /&gt;- Ekonomiyi ve Kalkınmayı İnceleme Komitesi&lt;br /&gt;- Kalkınmaya Yardım Komitesi&lt;br /&gt;- Kalkınmaya Yardım ve Çevre Çalışma Grubu&lt;br /&gt;- İstatistiki Sorunlar Çalışma Grubu&lt;br /&gt;- Ticaret Komitesi&lt;br /&gt;- Ticaret Komitesi Çalışma grubu&lt;br /&gt;- İhracat Kredileri ve Kredi Garantileri Çalışma Grubu&lt;br /&gt;- Ödemeler Komitesi&lt;br /&gt;- Sermaye Hareketleri ve Görünmeyen İşlemler Komitesi&lt;br /&gt;- Uluslararası Yatırım ve Çok Uluslu Şirketler Komitesi&lt;br /&gt;- Mali Piyasalar Komitesi&lt;br /&gt;- Mali İşler Komitesi&lt;br /&gt;Tarım, balıkçılık, enerji politikası, çevre, endüstri, çelik, deniz taşımacılığı, eğitim, tüketici politikası, bilim ve teknoloji, enformasyon, bilgisayar ve iletişim politikası, turizm vb. alanlarda bir çok komite ve çalışma grupları da bulunmaktadır. Bunun yanında, Uluslararası Enerji Ajansı, Nükleer Enerji Ajansı, Kalkınma Merkezi ve Eğitimde Yenilik ve Araştırma Merkezi gibi OECD’nin yapısında oluşturulmuş, özerk ve yarı özerk kuruluşlar da vardır. Ayrıca, OECD, Afrika’nın Sahel bölgesinde kuraklıktan büyük zarar görmüş ülkelerin, gıda da kendine yeterlik ve çölleşmenin kontrolü stratejilerini geliştirmelerine yardım etmek amacıyla, donör ülkelerin oluşturduğu ve “Sahel Kulübü” adı verilen resmi olmayan grubu da içermektedir. Sahel Kulübü, bu ülkelerde özel sektör incelemeleri yapmakta, yardım veren ülkelerin faaliyetlerinin eşgüdümünü sağlamakta, kıtlığın önlenmesine yönelik tedbirler geliştirmekte, ekolojik ve kırsal kalkınma konularında teknik yardım imkanları sunmaktadır. Kulüb'ün üyeleri arasında; Burkina Faso, Cape Verde, Çad, Gambiya, Gine-Bissau, Mali, Moritanya, Nijer ve Senegal bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Uluslararası Enerji Ajansı (IEA): Uluslararası Enerji Ajansı 15 Kasım 1974 tarihinde OECD’nin yapısı içinde kurulmuştur. Görevi, enerji alanındaki kapsamlı işbirliği programını yürütmektir. Bu amaçla IEA üyeleri bir Uluslararası Enerji Programı’nın oluşturulmasına karar vermişlerdir. Bu program sırasıyla şu konuları içermektedir: (1) Acil rezerv ve talep kısıtlaması yükümlülüklerini getiren kriz dönemi dağıtım planı, (2) Uluslararası petrol piyasasında yaygın haberleşme sistemi, (3) Petrol şirketleriyle konsültasyon, (4) Enerji tasarrufu ve alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi programlarını içeren uzun dönemli enerji işbirliği, (5) Üretici ve tüketici ülkelerle ilişkiler.&lt;br /&gt;Ajansın Katılımcı ülkeleri: Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve ABD. Ayrıca Avrupa Birliği de temsil edilmektedir.&lt;br /&gt;Kalkınma Merkezi: 23 Ekim 1962 yılında OECD Konseyi’nin kararı ile kurulan Merkez'in amacı; OECD’ye üye ülkelerde mevcut ekonomik kalkınma ve genel ekonomik politikaların tasarımı ve uygulanması konularındaki bilgi ve deneyimi bir arada toplama ve bunları ihtiyaçlarına uygun olarak kalkınmakta olan ülkelerin hizmetine sunmaktır. Teşkilatın ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen Kalkınma Merkezi’nin özerk bir pozisyonu vardır. Merkez’in faaliyetleri; istihdam, sanayi sektörlerinde uluslararası işbölümü, teknoloji ve endüstrileşme, sosyal kalkınma ve demografi gibi temel kalkınma sorunları ile ilgili araştırmaları içermektedir. Merkez, kalkınma sorunları ile uğraşırken OECD’nin diğer kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliği yapar. Kalkınma Merkezi'ne Avustralya ve Yeni Zelanda hariç, tüm OECD üyesi ülkeler ile Güney Kore, Arjantin ve Brezilya katılmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Kurum Yayınları&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Periyodik Yayınlar: The OECD Observer (iki ayda bir), OECD Letter (aylık), OECD Economic Outlook (yılda iki kez), OECD Economic Surveys (her OECD ülkesi için yıllık), Temel Ekonomik Göstergeler (aylık), Bilim, Teknoloji, Endüstri İncelemeleri (yılda iki kez), OECD Ekonomik Çalışmalar (yılda iki kez), Aylık Dış Ticaret İstatistikleri, Üç Aylık Milli Hesaplar, Üç Aylık İşgücü İstatistikleri, Mali İstatistikler (yılda 24 yayın ve 4 cilt), Finansal Piyasa Eğilimleri (yılda 3 yayın), Endüstriyel Faaliyet Göstergeleri (üç aylık), Petrol ve Gaz İstatistikleri (üç aylık), Enerji Fiyatları ve Vergiler (üç aylık)&lt;br /&gt;Yıllık Yayınlar: OECD Employment Outlook, Kalkınma İşbirliği: DAC Üyelerinin Çalışmaları ve Politikaları, Madde Gruplarına Göre Dış Ticaret (2 cilt), Milli Hesaplar (2 cilt), İşgücü İstatistikleri, Gelir İstatistikleri, Deniz Taşımacılığı, Yıllık Petrol ve Gaz İstatistikleri, Çelik Piyasası, Turizm Politikası ve Uluslararası Turizm, Finansman ve Dış Borç, Yıllık Petrol Piyasası Raporu, Enerji Dengeleri, Enerji İstatistikleri, Enerji Politikaları ve Programları, Kalkınmakta Olan Ülkelere Finansman Akımının Coğrafik Dağılımı. Ayrıca, OECD bir çok konuda monografiler yayınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5. Türkiye-OECD İlişkileri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ile OECD arasındaki ilişkilerde iki önemli organ vardır. İlki, 1962 yılında oluşturulan “Türkiye’nin Uzun Vadeli Kalkınma Sorunları 2 Nolu Çalışma Gurubu” dur. Gurubun görevi, Türkiye’nin orta vadeli ekonomik siyasetinin harekete geçirilebilmesi için gerekli fonların toplanması ve kullanılmasıdır. Bu fonların toplanması için gerekli girişimlerde bulunulması da bu kurumun yaptığı faaliyetler arasındadır. “Türkiye’ye Yardım Konsorsiyumu” adli bir organizasyon daha vardır. Ancak bu kurum 1993 yılından itibaren faaliyetine son vermiştir. Türkiye’nin ekonomik kalkınma planlarının finansmanına yönelik çalışmalarda bulunan organizasyon gerekli bilgileri toplayarak Türkiye ekonomisinin durumunu incelemekte ve ilgili organlara aktarmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak “Türkiye’nin Dış Borçları Çalışma Gurubu” adlı bir organ daha vardır. Dış borç ödemelerinde gerekli yardımların yapılması ve kaynak bulunması faaliyetlerini üstlenen gurup belirli dönemlerde ülkeye yardım paketleri ile destek sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, OECD ülkeleri arasında en az gelişmiş ülke olduğu için ekonomik yapı olarak kendisine en fazla benzerlik gösteren ülkeler olan Yunanistan, İspanya gibi ülkelerle işbirliğini yoğunlaştırmıştır. Bu arada OECD içerisinde ülkelerarası sürekli ve geçici bazı guruplaşmalar olabilmektedir. Türkiye de kendine en yakın ülkelerle bu türlü ekonomik ilişkilere daha fazla girmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-2300702151257474596?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/2300702151257474596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=2300702151257474596&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/2300702151257474596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/2300702151257474596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/11/ekonomik-ibirlii-ve-kalkinma-tekilati.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-8824509855704855684</id><published>2007-11-04T22:43:00.001-08:00</published><updated>2008-02-06T10:15:40.235-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;                          REFAH DEVLETİ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ VE BİR LİBERAL  &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;                                       ALTERNATİF OLARAK ÜÇÜNCÜ SEKTÖR&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;                                                  Salih ALP                     Adem KARAKAŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Giriş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmanın temel hedefi, toplumsal sosyal adalet taleplerinin bir devlet düşüncesi ile birleşerek ortaya çıkmasını pratikteki uygulamaları ile birlikte araştırmak ve aynı zamanda bu modele liberal karşı çıkışın bir sonucu olarak “üçüncü sektörün” alternatif bir yaklaşım olarak nasıl değerlendirildiğini incelemektir. Burada alternatif ifadesini kullanırken dikkat edilmesi gereken bir noktanın da vurgulanması gerekmektedir ki bu da üçüncü sektör kavramının geniş anlamda değil dar anlamda sivil toplum kuruluşlarının refah devletine yardımcı ve sorumluluğunu hafifletici bir anlamda kullanılmış olduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda çalışmanın ilk bölümünde sosyal devlet düşüncesinin gelişimi ve buna bağlı olarak uygulamalarının nitel bir değerlendirmesi yapılacaktır. İkinci bölümde ise liberal alternatif olarak bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektör” uygulamalarının nasıl bir yaklaşımla sosyal devlete yardımcı olabileceği sorunu üzerinde durulacak ve böylece bu değerlendirmelerin ışığında sonuçlandırıcı bazı düşüncelere varılmaya çalışılacaktır. Çalışma, sosyal devlet çerçevesi içerisinde sivil toplum kuruluşlarının eleştirisi olmaktan çok, gördüğü işlevlerin refah devletine olan olumlu katkılarını kapsamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Refah Devleti Düşüncesi ve Uygulamalarının Gelişimi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern anlamıyla refah devleti (welfare state) modeli, sosyal refahın maksimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir anlayışı temsil etmektedir. Bu model, piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmektedir ve müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışını içermektedir.&lt;br /&gt;Refah devletinin kurumsal açıdan gelişimi değerlendirildiğinde, 1888’deki ilk yasal düzenlemeler ile 1914 yılları arasında kalan zaman dilimi uygulama açısından ilk aşamayı oluşturmaktadır (Koray, 2003:67). Dönemin yükselmekte olan sosyalizm dalgasına karşı Bismarck’ın hayata geçirdiği sağlık sigortası önlemleri ve daha radikal gelişmeler olarak değerlendirilebilecek ABD ve Avusturya’da devlet mülkiyetli tramvay, gaz ve elektrik şirketlerinin ortaya çıkması, sosyal devlet adına atılan ilk adımlar olmuşlardır (Drucker, 1994:175–177).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu uygulamalar, bir süre sonra liberalizm ile sosyalizm arasındaki bir üçüncü yol düşüncesinin filizlenmesine ve böylece liberalizmin yeniden yapılandırılarak, sosyalist tehlikeye karşı durulabileceği fikrinin de aşılanmasına yol açmıştır. Bununla beraber üçüncü yol denemelerinin düşünsel anlamda bir felsefeye dönüşmesi, sosyalizmin teorik yapıdan çıkıp, uygulamada da kendisini gösterebilmesini sağlayan Sovyetlerdeki Ekim 1917 Devrimi’nin o coşkulu heyecanının ertesine denk gelmektedir. Dünyada beliren yeni ancak geleceği bir o kadar belirsiz olan bu sosyalist deneyim; batıda laissez-faire politikalarına karşı çıkan çevreleri cesaretlendirmiş ve daha radikal hareket etmelerine olanak tanımıştır (Beşkaya ve Alp, 2004:218).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin J.M.Keynes, laissez faire ilkesine sımsıkı sarılan dönemin yöneticilerini, 24 Aralık 1917 tarihli bir mektubunda “yetersiz, çılgın, kusurlu olarak niteleyip,” “belirli bir türün uygarlık süresini bile kısaltabilir bunlar” demiştir (Çaklı, 1998:76). Yine Keynes, 1926 yılında yayınladığı Liberalism and Labour adlı makalesinde fikirlerini daha da ileri götürerek; politik problemin üç şeyi birleştirmekten ibaret olduğunu söylüyordu. İktisadi etkinlik, bireysel özgürlük ve sosyal adalet (Yay, 1993: 67–68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne olursa olsun entelektüel alanda 1929’a gelinceye kadar, devletin ekonomiyi yönetmesi bir yana, durgunluk ve depresyon kavramına inanan pek az insan vardı. İktisatçıların çoğu, piyasa ekonomisinin “kendi kendini düzenleyebilen” bir mekanizma olduğu kanısındaydı. Devletin ve hükümetin görevi, ülkeyi istikrar içinde ve vergileri düşük tutarak tutumluluğu ve tasarrufları teşvik ederek, ekonomik büyümeye uygun “iklimi” sürdürmekti. Ekonomik gidişat ve dalgalanmalar kimsenin kontrol edebileceği bir şey değildi (Drucker, 1994:177).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat 1929 krizi ABD’de başlayıp tüm Avrupa ülkelerini etkisi altına almaya başlayıp ciddi bir ekonomik ve toplumsal buhrana dönüşünce, dönemin hükümetleri bir çözüm arayışına girmiş ve ilk ciddi adımı ABD başkanı Roosevelt atmıştır. Geliştirilen New Deal (Yeni Hareket) politikaları ile buhranın etkilerine karşı bir çözüm arayışına girilmiştir. Ama asıl “ilgi çekici” öneri daha önce üçüncü yol düşüncesi konusunda niyetini açıkça ortaya koyan J.M. Keynes tarafından meşhur kitabı Genel Teori’de ortaya atılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keynes kitabında “Eğer hazine eski şişeleri banknotla doldurup, kullanılmayan kömür madenlerinde uygun derinliklere gömseydi, üzerini şehir çöpleriyle doldursaydı, bunları keşfedip yerden çıkarma işini denenmiş laissez-faire ilkelerine göre özel girişime bıraksaydı… İşsizlik olmazdı ve tali etkiler yardımıyla, toplumun gerçek geliri ve keza sermaye varlığı, muhtemelen, şimdi olduğundan daha büyük olurdu. Gerçekte, evlerin ve benzerlerinin inşa edilmesi akla daha uygun olurdu; fakat bu yolda siyasal ve pratik engeller varsa yukarıdaki hiç yoktan iyi olurdu” (Keynes, 1976:129) diyerek yaşanan ekonomik sıkıntının ancak devletin etkin müdahalesi ile aşılabileceğine işaret etmiştir. Keynes aynı çalışmasında devletin uygulayacağı politikalarla yatırım ve tüketimi etkileyerek ekonomide karşılaşılan iktisadi sorunları çözümleyebileceğini ve devletin özellikle maliye politikası uygulamalarıyla tam istihdamı sağlayabileceğini ifade ederek, devlet müdahalesini bir felsefe haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu dönemdeki gelişmelerin etkisiyle başlangıcı daha öncelere götürülebilecek bir tartışma da, aralarında Dickinson, Durbin, Lerner ve Taylor gibi isimlerin bulunduğu bir grup iktisatçı tarafından gündeme getirilmiştir. Özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda tüketim malı ve emek fiyatının piyasada rekabet halinde belirlenmesini içeren daha katı bir üçüncü yol düşüncesi olan O. Lange’in ”piyasa sosyalizmi” görüşü savunulmuş; iktisadi etkinliğin sosyalizmde, kapitalizmdeki gibi hatta daha iyi işleyeceğini belirtip, piyasa temelinde bir sosyalizm önerilmiştir (Eren, 1987:3–20).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu fikirlerin etkisiyle özellikle ikinci dünya savaşından sonra devletin ekonomiye müdahalesi, yapılan devletleştirme çalışmaları ile yeni bir boyut ve nitelikli değişim kazanmış ve özellikle piyasa ekonomisinin rekabetçi alanı daraltılarak kamu kesimi için bir faaliyet alanı oluşturulmuş (Hamitoğulları, 1982:312) ve yine bu dönemde daha önce adımları atılan iş kazası, hastalık, yaşlılık ve işsizlik sigortaları konusundaki kapsayıcı uygulamalar tek bir çatı altında toplanarak sosyal güvenlik sistemi ile birleştirilmiştir (Koray, 2003: 67).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Planlamacı politikaların uygulamadaki yükselişinin etkilerinin bertaraf edilmesi amacı ile klasik liberal iktisatçıların entelektüel çıkışları olmuş ancak çok başarılı olamamışlardır. Örneğin aralarında M.Friedman, L.Robbins, L.Mises, M.Polanyi gibi isimler Avusturyalı iktisatçı F.A Hayek’in önderliğinde 1 Nisan 1947 tarihinde İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında toplanarak “Sosyalizm ve Planlamanın Avrupa’daki Yükselişi” içerikli bir konferans düzenlemiş ve bu türden politikaları “bireysel özgürlüğü tehdit ettiği gerekçesiyle” sert biçimde eleştirmişlerdir. Konferansın kapanış bildirgesi şöyledir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Uygarlığın merkezi değerleri tehlikededir. Yeryüzünün büyük bir kısmında insanın onuru ve özgürlüğü için gerekli koşullar çoktan ortadan kalkmıştır. Diğerlerinde de var olan planlamacı eğilim ve refah politikalarının gelişimiyle sürekli tehlike altındadır. Bireyin durumu ve gönüllü gruplar sürekli olarak keyfi gücün yayılmasıyla tehlike altındadır… Bu gelişmeleri ellerinde tutan grup (bürokratlar), bütün ahlak kurallarını göz ardı eden bir tarih görüşü büyütmektedir. Ayrıca özel mülkiyeti ve rekabete olan inancın azalmasını yaygınlaştırmaktadırlar (Bkz. Gül, 2006:35).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu türden (klasik) liberal çıkışlara rağmen üçüncü yol politikaları hızla yükselişine devam etmiş, E.Durbin 1949 yılında “günümüzde hepimiz planlamacıyız... Savaştan bu yana tüm dünyada laissez-faire olan popüler inancın yitirilmesi dikkate değer bir hızla devam etmektedir” diyebilmiş (Giddens, 2000:16) 1960’lara gelindiğinde ise neredeyse Batı’nın tüm gelişmiş ülkelerinde, devletin tüm sosyal sorunlar ve sosyal işler için en uygun yapıcı olduğu görüşü, kabul edilmiş bir doktrin haline gelmiştir (Drucker, 1994:175)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu dönemde devletin bir ekonomik ajan olmasının elzem olduğuna ilişkin bir entelektüel çıkış ta kurumcu iktisadın ABD’de önde gelen ismi J.K. Galbraith’dan gelmiştir. Galbraith 1958 yılında yayınladığı Bolluk Toplumu (Affluent Society) adlı kitabında devletin ekonomide bulunmasının zorunluluğunu “toplumsal denge” teorisi ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre toplum üretilmesi gereken mallar için muazzam bir üretim kapasitesine sahip olmasına ve üretip sattığı mallar açısından bir “bolluk toplumu” izlenimi vermesine rağmen, kamu hizmetleri çok yetersiz kalmaktadır (Galbraith, 1999: 186–209). Bu duruma, artan otomobil üretimine karşın karayollarının yetersiz kalması örneğinin verilebileceği gibi modern sanatlardaki gelişememe durumu da örnek verilebilir. Sanat, toplumda konut, sağlık ve ulaşım hizmetlerine benzemeyen yanı nedeniyle fiziksel rahatsızlıklar doğurmaz ama halk kitleleri müziğin, tiyatronun, resmin gelişimiyle kavuşabileceği zevk ve mutluluktan yoksun kalabilecektir. Bu nedenle piyasanın genellikle başarısız olduğu bu gibi alanlarda devletin etkin olarak bulunması elzemdir (Galbraith, 1990:305). Galbraith bu anlamda piyasada üretilen mal ve hizmetlerin ortaya çıkardığı ya da değişik sebeplerden dolayı ortaya çıkan bu türden “toplumsal dengesizliklerin” giderilmesi için kamusal hizmetlerin artırılmasını önermiştir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[†]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu gelişmeler ışığında Avrupa refah devletinin varlığı ile ilgili tartışmalar artık bir yana bırakılmış ve daha çok uzandığı boyutlarla ilgili tartışmalar yapılmıştır. 1950–70 yılları arasında uzayan bu dönemde, kuşkusuz, dış ekonomik koşulların da uygun olması nedeniyle, belli bir ekonomik büyüme sağlanmış, istihdam amacına ulaşılmış, sosyal harcamalar sürekli artmış ve ciddi bir toplumsal çatışma yaşanmadan ekonomik gelişmenin yanı sıra başta eğitim, sağlık ve çalışma koşulları olmak üzere birçok alanda devletçi adımlar atılmıştır (Koray, 2003:68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1972 yılında yayınladığı ve çok tartışılan “A Theory of Justice” adlı eseri ile John Rawls yeniden dağıtımcı eğilimler konusunda oldukça iddialı bir tavır sergilemiştir. Doğal yeteneklerin belirli bir dağılımında, bazı insanlar yeteneklerini kullanarak diğerlerinden daha fazla bir kazanç elde edebilir ancak bu ahlaki açıdan tamamen “keyfidir” ve farklılığı giderme (difference) prensibi ile düzeltilmelidir. Bu anlamda, doğal yetenekleri ile daha fazla kazanım sağlayanlara, bu tür eşitsizlikler en az avantajlının yararınaysa müsaade edilebilir. Piyasa ekonomisinin işleyişinin yol açtığı eşitsizliklerden kaynaklanan ayrıcalıkların giderilmesi için piyasa dışı kuralların yönlendirdiği yeniden dağılım politikaları devreye sokulabilir (Yayla, 1993:73) diyerek refah devletinin adalet politikalarına felsefi alanda önemli destek sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 1970’lerin ortalarına gelindiğinde ortaya çıkan bir kapsamlı stagflasyon krizi, tüm bu refah devleti düşünce ve uygulamalarının sonuçlarının aslında o kadar da toz pembe olmadığını göstermiştir. Ortaya çıkan kriz “üçüncü yol” teorisyenlerinin içinden çıkamadığı sorunlar yumağı haline gelince, açıklama bir liberal iktisatçı olan M. Friedman tarafından yapılmıştır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[‡]&lt;/a&gt; Friedman, stagflasyon olgusuna bizzat refah devleti iktisat politikalarının neden olduğunu ampirik kanıtlar ile açıklarken aynı zamanda bu politikaları sert biçimde eleştirmiştir. Bu tartışmayı R. Lucas ve taraftarları daha da genişletmişlerdir. Bir diğer sorun olarak; refah devleti harcamalarının vergi oranları üzerindeki yükseltici etkisi ile birlikte sosyal güvenlik sisteminin, insanların tasarruf ve yatırım dürtüsünü körelttiğini gösteren Feldstein ve taraftarları, vergi oranlarının artık dayanılmaz hale geldiğini açık bir biçimde ortaya koymuşlardır (Krugman, 2001:38–76).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’li yıllara gelindiğinde artık keynesyen iktisadın çözülme süreci tamamlanmış hem düşünce hem de uygulama da yeni liberal politikalar hâkim paradigma haline gelmiştir. Bu anlamda dönemin sağ iktidarları sendikalar başta olmak üzere, toplumsal muhalefet gruplarına yönelik halk desteğinin azaltılarak piyasa süreci içerisindeki güçlerinin ve etkinliklerinin azaltılmasında başarı kazanmışlardır. Refahın temelde toplumsal değil, bireysel bir sorumluluk olduğu anlayışını yaygınlaştırarak bu alanda sosyal devletin etik ve toplumsal sorumluluklarını terk etmesine ve yerel topluluklar ile yardım kurumlarını güçlendirmesine çaba sarf etmişlerdir. Ayrıca refah devletinin temelini oluşturan sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırmaya çalışarak, sigortacılığı daha çok özel alana kaydırmak istemişlerdir (Gül, 2006:307). Bununla beraber kamusal üretim güçlerinin önemli bir kısmını “özelleştirme” kapsamında özel sektörün rekabetçi mekanizmalarına devretmişler ve olabildiğince devletin küçülmesine özen göstererek kendilerini yıllar buyu süregelen devletçi paradigmanın yerleşen statükosunu yıkmaya adamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak 1990’ların başlarında refah devleti düşüncesi yeniden filizlenmiş ve bir İngiliz sosyolog olan Giddens, sosyal demokrasinin büyük bir itibar kaybına uğraması ve liberalizmin 1980’lerden itibaren tekrar hakim paradigma haline gelmesi karşısında sosyal devlete niteliksel bir değişimle “yeni anlamlar” yüklemiş ve “yeni üçüncü yol” kavramını politik iktisadın alanına sokmuştur (Beşkaya ve Alp, 2004:218). Bununla beraber Giddens, refah devleti konusunda yeni liberallerden gelen eleştirilerin bazılarını makul bularak “yeni üçüncü yol politikaları, sosyal politika uygulamalarının problemli bir geçmişi olduğunu itiraf ederek, sağın bu uygulamaları hedef alan eleştirilerinden bazılarını kabul etmelidir” (Giddens, 2000:127) diyerek kendisine bir çıkış noktası oluşturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Giddens’in yeni politikaları devleti küçültmek isteyen yeni liberal politikalar ile devletin genişletilmesini savunan sosyal demokrasinin ortasında bir noktada yer almaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[§]&lt;/a&gt; Ona göre refah devleti kavramı bürokratik engeller yüzünden gerçek gereksinim sahiplerine hizmet edememiştir (Giddens, 2000:17). Özellikle refah devletinin ana gayesi olarak bilinen “yeniden dağıtım” ilkesine içeriğinin belirsizliğinden dolayı çeki düzen verilmeli (Giddens, 2002:150) ve bu yeni anlayışta yeni politikalar bireysel inisiyatif ve özgürlükle bağdaşır hale getirilerek, vatandaşın eylem potansiyelini işe yarayan hale getiren bir “sosyal yatırım devletine” dönüştürülmelidir. Böylece yeni karma ekonomi bir taraftan kamu çıkarlarını savunurken diğer yandan piyasaların dinamizmini kullanmak suretiyle kamu ve özel sektörün ortak hareketini sağlamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Refah Devletine Bir Alternatif Olarak Üçüncü Sektör&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Refah devleti anlayışının periyodik bir çerçevede politik iktisadın düşünsel alanındaki gelişimini hızlandırması ve bunun sonucunda uygulamalarının da gelişerek yerleşmesinin ekonomik alana temel olarak getirdiği en önemli yenilik, bu alanı özel ve kamusal olarak ikiye ayırması olmuştur. Bu gelişme ile birlikte sözü edilen piyasanın rekabetçi alanı oldukça daraltılmış ve kamusal faaliyetler bu alana yerleşerek sistematik bir çerçeve oluşturmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum aslında refah devleti düşüncelerinin çok daha başlangıcından itibaren özellikle klasik liberal geleneğe bağlı bulunan birçok iktisatçıyı rahatsız etmiş bu tutum ve davranışların bireysel özgürlüğün alanını daraltılması bir yana etkinliğinin ve işlerliliğinin de olamayacağında ısrar etmelerine neden olmuştur. Örneğin F.A. Hayek, refah devletinin üçüncü yol politikalarını 1944 yılında yayınladığı Kölelik Yolu adlı kitabında eleştirirken; “Gerek rekabet, gerekse merkezi idare, tam olmadıkları takdirde gayet fena neticeler verir, muayyen bir meseleyi halledebilmek için bu iki yoldan birini seçmek lazımdır, iki usulün birbirine karıştırılması her ikisinin de tesirsiz kalması demektir ve varılacak netice, bunların her biriyle iktifa edildiği takdirde elde edilecek neticelerden kötü olur” (Hayek, 1995:43) demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, bu türden üçüncü yol düşüncelerinin devlete atfettiği ekonomik etkinliği azaltmak ve ekonomik alanın kamusal ve özel olarak ayrılması hususunda ki sorunları aşmak için bir alternatif olarak gönüllü birliklerin (bağımsız sektör) göz ardı edilmemesini istemektedir. O, hükümet daha kamu hizmeti alanına girmeden evvel birçok hizmetin bu tür birliklerle yapıldığına dikkat çeker. Halk eğitimi, kamu hastaneleri, kütüphaneler, müzeler, tiyatrolar ve parklar bu özel birliklerin önderlik ettikleri kurumlardır (Hayek, 1997:72) ve bunların muhafaza edilmesi, kamu hizmeti alanında devletin tekel yaratma tehlikesini hafifletecektir. Hayek, geliştirildiği takdirde bağımsız sektörün neleri başarabileceğini konusunda Richard Cornuelle’in fikirlerini ön plana çıkarır. Cournelle, “Reclaiming the American Dream” adlı kitabında şu sonuca varmıştır. "İnanıyorum ki tamamen harekete geçirildiğinde bağımsız sektör şunları yapabilir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. İsteyen ve yapabilen herkesi işe yerleştirmek&lt;br /&gt;2. Yoksulluğu ortadan kaldırmak&lt;br /&gt;3. Çiftlik meselesini bulup çözmek&lt;br /&gt;4. Herkese iyi tıbbi tedavi sunmak&lt;br /&gt;5. Gençlik suçlarını durdurmak&lt;br /&gt;6. Kasaba ve şehirleri yenilemek&lt;br /&gt;7. Herkese makul emeklilik parası ödemek&lt;br /&gt;8. Yüzlerce idari kuralı, daha etkili davranış kuralları ile değiştirmek&lt;br /&gt;9. Milletin toplam araştırma gayretini çekip çevirmek&lt;br /&gt;10.Dış siyasetimizi insani refah ve kişisel vakar için dünya çapında bir seferberliğe dönüştürmek&lt;br /&gt;11. Hisse senedi sahipliğini daha da yaygınlaştırarak dünya çapında seferberliğe dönüştürmek&lt;br /&gt;12. Hava ve su kirlenmesini durdurmak&lt;br /&gt;13. Herkese ihtiyaç duyduğu eğitimi vermek&lt;br /&gt;14. İsteyen herkese kültür ve eğitim kapıları açmak&lt;br /&gt;15. Irk ayrımını ortadan kaldırmak” (Bkz. Hayek, 1997:278)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Refah devletinin etkilerini azaltmak anlamında klasik liberal yazarlar tarafından bir alternatif olarak öne çıkarılan “üçüncü sektörün” bağımsız kuruluşları, temelinde bir sivil toplum odaklı alanı ifade etmektedir. Bu anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) özellikle Batıdan başlayarak temsili demokrasilerde yönetim krizinin baş göstermesi ve halkın yönetime doğrudan katılma isteminin artmasıyla toplumsal yaşamda önemli bir güç konumuna gelmişlerdir. Batı Avrupa’nın tarihinde kavramsal olarak Antik Yunan’a kadar uzanan ve yurttaşlar toplumu anlamında kullanılan sivil toplumun kurumsallaşması modernleşme süreciyle mümkün olabilmiştir. Modernitenin getirdiği çatışmacı toplumsal yapı, toplumdaki farklı çıkar gruplarının siyasal karar mekanizmaları üzerinde baskı gücü kurma ihtiyacını ve dolayısıyla da STK’ların hızla kurumsallaşmasını olanaklı kılmıştır. STK’lar, liberal demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla toplumda işleyiş kazanması sonucu modern ve örgütlü yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuşlardır &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[**]&lt;/a&gt;(Aslan ve Kaya, 2003:215–216).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda sivil toplum kuruluşları, “toplum yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kâr amacı gütmeyen, sorunların çözümüne katkı sağlayarak çoğulculuk ve katılımcılık kültürünü geliştiren, demokratik isleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve gönüllü bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmelerdir”. Başka bir tanıma göre ise “belli toplumsal, kültürel, sanatsal, bilimsel amaç ya da amaçlar çerçevesinde gönüllü olarak bir araya gelen, örgütleşen ve o amaçlar doğrultusunda faaliyette bulunan kişilerin oluşturdukları, tüzel kişiliği ve sürekliliği olan örgütsel yapılardır” (Yıldırım, 2003:238).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişilerin yaşamlarını pozitif yönde değiştirmeyi amaç edinen ve bu amaca yönelirken bir karşılık, bir maddi çıkar beklemeyen, devlete karşı bir bağımlılığı olmayan (Drucker, 1993:202) bu türden üçüncü sektör temsilcilerini sosyal ihtiyaçları karşılamaya yönelik çalışmalarını iki bağımsız alanda değerlendirilebilmek mümkündür. Bunlardan ilki, eskiden beri “hayır işleri” olarak bilinen; yoksul ve yardıma muhtaç, çaresiz, çalışamayacak durumda olanlara yardımcı olmayı amaçlayan bir hizmetler ağını içermektedir. İkinci alan ise, hayır işlerinden ayrı olarak toplumu ve insanları değiştirmeye yönelik eğitim, sağlık, araştırma gibi alanlarındaki tesisleşmeyi öne çıkaran hizmetler ağı ile alakalıdır. Özellikle refah devletinin sosyal bir sorunu hükümet eliyle çözmeye yönelik uygulamalarının sonuçsuz kaldığı dönemde, kar amacı gütmeyen kurumlar önemli bir büyüme potansiyeline ulaşmış ve etkileyici sonuçlar elde etmişlerdir&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[††]&lt;/a&gt; (Drucker, 1994:237–239).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kuruluşlar işlevsel açıdan, varlıkları ve örgütsel yapılarının niteliği ile çoğulcu ve etkin bir toplum yapısının sağlanmasında ve aynı zamanda bireysel vatandaşlık bilincinin gelişimine katkı anlamında önemli görevler üstlenirler. Bununla beraber devletin idari ve siyasi kadroları üzerine baskı yapabilme ve siyasi uygulamalarını “sivil baskı” ile değiştirebilme veya topluma benimsetebilme niteliğinin de en önemli üstlenicilerinden sayılırlar. Böylece sivil toplum kuruluşları, daha büyük siyasal katılım ve sorumluluk yönünde baskı yaratmaya yetenekli, siyasal gelişmenin ajanları olarak görülmelidirler. Siyasal yönden sivil toplum kuruluşları, siyasal değişimi kolaylaştırmada ve demokrasiyi sağlamlaştırmada etkin bir rol oynamalıdırlar ve oynamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda ekonomik ve politik gelişimi değerlendirildiğinde liberal bir bakış açısı ile “toplumsal yapıların yeniden inşası amacıyla bireysel ve kolektif yarara dönük, daha geniş ve daha büyük serbest hareket alanları oluşturmak için yani daha az devlet için, devletçi kurumsal etkileme alanlarının daraltılması boyutunun yanı sıra, toplumun devletsizleştirip toplumsallaştırılmasına çalışmak için, “daha çok toplum” talebini de “daha az devleti” tamamlayıcı bir talep olarak ön plana çıkarmak (Gökbunar ve Erdal, 1997) bağlamında üçüncü sektörü öne çıkarmanın bir refah devleti alternatifi olması açısından karşı çıkılabilir bir tarafı olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivil toplum bu anlamda öncelikle bireylerin kendi arayışları doğrultusunda örgütlenmelerini sağlayarak haklarını daha etkili biçimde savunmalarına yol açar. Liberal anlayışa göre klasik haklar bireylerin insan olmaktan kaynaklanan ve beraberlerinde getirdikleri temel haklarıdır. Dolayısıyla adaletin objesi insan olmaktan dolayı bireyin kendisidir. Ancak birey bu haklarını devlete karşı nasıl koruyacağı sorusu yoğun biçimde gündeme gelmektedir. Liberalizm grup-tanımlı haklara şiddetle karşı çıkmakta ve hakların ancak bireysel düzlemde tanımlanabileceğini savunmaktadır. Liberal hakların, insan doğasından kaynaklanan evrensel bir boyutunun olmasının yanı sıra, bunlardan bir kısmının yerel boyutu da vardır. Özgürlük yerel boyutta içeriği doldurulacak bir haktır. Çünkü insanların kendilerini özgür hissedecekleri alan ve pratikler farklıdır. Bu noktada insanların farklı arayışları tahkim edilemez. Kimisi dinsel bir pratikle kendini özgür hissedebilirken, kimisi de din dışı bir alanda tatmin veya özgürlüğünü arayabilir. O halde bireylerin yerel haklarının içeriğini tanımlayarak bunları maksimum düzeyde savunabilmesi için örgütlenmeleri kaçınılmazdır. Burada kişinin dâhil olduğu örgütün kimliği ile bütünleşme tehlikesi biz ve ben dengesinin kaybolmasından doğar. Aksi takdirde kişiler haklarını örgütler içinde daha etkin biçimde alabilirler. Nitekim 1960’lı yıllardan sonra yükselen çevrecilik hareketleri devletlerin çevre politikaları üzerinde baskı kurmak suretiyle bireysel yaşamın kaçınılmaz tercihinin örgütlü toplumlarda ne kadar daha etkin biçimde elde edilebileceğini göstermektedir. O halde sivil toplum grupları içinde yer almak, onlarla bütünleşerek “kimlik haklarına” yönelmek için değil, bireyin kendi doğasından kaynaklanan haklarını daha etkin biçimde savunmak için gereklidir (Çaha, 1996).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten temel olarak modern sivil topluma anlam veren ön koşul da, sosyal grupların devlet müdahalesi olmaksızın kendi sivil inisiyatiflerini geliştirebilmiş olmalarıdır. Sosyal otonomi sağlayamayan, devlete her yönü ile bağlı sosyal grupların devletin resmi ideolojisinin dışına çıkabilmesi ve alternatif söylemler üretmesi mümkün olmadığı gibi sosyal örgütlerin sivil toplum niteliği taşıyabilmeleri için mutlak anlamda devletten bağımsız bir otonom alana sahip olmaları gerekmektedir. Bunun gerçekleşmediği bir yerde sosyal ve siyasal bir farklılaşma olamayacağı gibi, bireyi ve üçüncü sektörün sosyal örgütlerini devlet müdahalesinden kurtarmak mümkün değildir (Çaha, 2000:64). Bu yüzden bir çerçeve olarak değerlendirildiğinde üçüncü sektörün sivil alanı, temel olarak devletçi politikaların ideolojik temeline aykırı bir temsili ifade eder.&lt;br /&gt;Bu anlamda devletinin verdiği sosyal hizmetler açısından içine düştüğü bunalımdan kurtulabilmesi ve bireysel özgürlüğün alanına katkı amaçlı olarak, hükümetlerin aynı ekonomik alanı piyasanın rekabetçi firmalarına bırakması gibi, yoksullukla mücadele, eğitim, sağlık gibi hizmet amaçlı sunduğu belli başlı bazı faaliyetlerini üçüncü sektörün sosyal temsilcilerine bırakması (Drucker, 1994:238–239) liberal bir çözüm olarak anlamlı bir metodu ifade edecektir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[‡‡]&lt;/a&gt; Böylece birey ve gruplar arasındaki kaynak transferinin devletçe yönetimini içeren dikey dayanışmadan, üçüncü sektörün faaliyetleri ile yatay dayanışmaya geçişin zemini hazırlanmış da olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu noktada bazı teorisyenler, liberal yazarların üçüncü sektöre verdiği desteğe karşın sivil kuruluşlarının bazı noktalarını eleştirerek farklı bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Onlara göre, bugün özellikle sivil toplum içinde yer alan kuruluşların en önemli sorunlarından birisi, ulusal-yerel-bölgesel düzeyde demokrasinin savunucuları iken, kendi içlerindeki demokrasi ve katılım süreçlerini işletmekte başarısız olmalarıdır. Söz konusu bu başarısızlık, STK’lardaki örgütsel üyelik ile ilgili çalışmalarda elde edilen sonuçların mükemmel olmaktan uzak olması anlamına gelmektedir. Ayrıca bugün STK’lar yeni bir tür elitizme kayma, uluslararasılaşmış, İngilizce konuşan, proje yazan, fon avcılığı yapan bir sınıf yaratma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla da, devlete sırtını dayamış, kamu veya uluslararası fonlardan nemalanma arayışı içinde olan çıkar gruplarının ne kadar sivil olduğu tartışmalı hale gelmektedir (Tosun, 2003).&lt;br /&gt;Bu türden sorunları aşmak ve yeni daha farklı bir gelişim için, liberal düşüncenin, devlet ile sivil toplum ve piyasa arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiği ilkesinin aksine, yeni bir “birleştirici” kuram ile bu üç alanın ortaya çıkan toplumsal sorunları çözmede işbirliği içinde olmaları gerektiğini savunulmaktadır. Böylece toplumun aktüel sorunlarına uygun çözümleri geliştirmek için sivil toplum dünyası ile devlet arasındaki bağlantıları (birliği) oluşturacak düzenlemelerin yapılması birinci hedeftir. Bu çerçevede sivil toplum ile demokratikleşme, iyi yönetişim, sosyal sermaye kavramları birlikte incelenmeye, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin politik boyutlarına vurgu yapılmaya başlanmış ve devlet mi, sivil toplum mu ikilemi yerine sivil toplum ve devletin birlikte ele alınması noktasına gelinmiştir (Tosun, 2003). Örneğin Giddens (2002:93) “ Devlet ve sivil toplum her biri diğerine yardımcı olacak şekilde, fakat aynı zamanda diğeri üzerinde kontrol işlevi de görerek bir ortaklık içerisinde olmalıdır” diyerek bu yaklaşıma destek verenler arasında yer almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak liberal görüşe alternatif bu hareketin yine bizzat liberal görüşe aykırı olan bazı problemleri vardır. Özellikle “birleştirici strateji” aracılığıyla sivil toplum kuruluşlarının kamu fonlarından yararlanmasının önünün açılması süreci ister istemez devlet (iktidarı) ile sivil toplumu tehlikeli şekilde birbirine yaklaştıracak ve böylece sivil toplum kuruluşlarının yeni patronaj araçları olarak sahneye çıkması olasılığını ortaya çıkaracaktır. Bu ve buna benzer sebepler nedeniyle “birleştirici strateji” bazı kabul edilir argümanlara sahip olsa da liberal düşüncenin sivil toplum anlayışa ters düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Modern anlamda sosyal devlet uygulamalarının, 19. yüzyıldan itibaren beliren ve Sovyetlerdeki 1917 Ekim devrimiyle doruğa ulaşan sosyalizm tehlikesine karşı Batının bazı devletlerinde alınan belli başlı bazı tedbirlerle başladığını ifade edebilmek mümkündür. Ancak bu uygulamaların düşünsel anlamda gelişebilmesi ve bir doktrinal yapıya kavuşması özellikle 1929 bunalımının ardından, J.M. Keynes tarafından sağlanmış ve felsefi bir yapıya kavuşturulmuştur. Oluşan bu yeni yapı sonrası refah devleti uygulamaları hızla yaygınlaşmış, düşünsel anlamda ise yeni birçok katkı yapılmış ve bu politikalar 1970’li yılların ortalarına gelene kadar doludizgin sürdürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak daha çok başlardan itibaren klasik liberal çizgiden ayrılmayan bir grup iktisatçı, bu türden uygulamalara sert biçimde muhalefet etmiş, özellikle bireysel özgürlük ve piyasa mekanizmasının üstünlüğü temelinde karşı çıkışlarda bulunmuşlar buna karşın bu muhalif sesler oldukça cılız kalmış ve düşünceleri itibar görmemiştir. Ancak 1970’lerdeki stagflasyon krizi onların bilhassa ekonomik itirazlarını haklı kılmış ve bu anlamda liberal düşünce uzun bir aradan sonra tekrar politik iktisadın alanında hakim paradigma haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda uygulama açısından 1990’li yılların ortalarına kadar daha çok liberal politikaların izlendiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda düşünsel anlamda, refah devletinin kurumsal olarak yerleşmesinin sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar da hızlanmıştır. Bunlardan bir tanesi de, aslında tartışmaları daha eskiye dayandırılabilecek bir tartışma olan bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektörün” refah devletinin kısmi ya da bütünsel anlamda alternatifi olup olamayacağına ilişkin tartışmalar olmuştur. Özellikle uygulamadaki bazı aksaklıklarına rağmen, kar amacı gütmeyen bu “üçüncü sektör” kuruluşlarının elde ettiği başarılar, liberal iktisatçıları oldukça tatmin etmiş ve bu alanının refah devletinin bir alternatifi olarak literatüre sokma konusunda ısrarcı olmalarında etkin bir rol oynamıştır. Bu kuruluşların özellikle gelişmiş batı ülkelerindeki çalışmaları ve başarılarına bakıldığında, bazı aksaklıklarına rağmen bu alternatifi öne çıkaranların çok da haksız olmadıkları teyit edilmiştir denilebilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-8824509855704855684?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/8824509855704855684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=8824509855704855684&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/8824509855704855684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/8824509855704855684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/11/zet-1929-ekonomik-bunalmnn-ardndan.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-3676932404181701041</id><published>2007-11-04T22:41:00.000-08:00</published><updated>2008-02-06T10:19:55.650-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;F.A.HAYEK’İN YAKLAŞIMIYLA PİYASA MEKANİZMASI ve ÖZGÜRLÜK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;                                  Adem KARAKAŞ                    Salih ALP&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya iktisat okulunun&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[1]&lt;/a&gt; en önemli simalarından birisi olarak kabul edilen F.A. Hayek (1899-1992), tutarlı ve sistematik fikirleriyle 20 yüzyılda klasik liberal iktisat ve siyaset felsefesine çok önemli katkılarda bulunmuş değerli bir filozof olarak anılmaktadır. Bununla beraber O, soyut ve anlaşılması güç bir düşünürdür. Böyle olmasının şüphesiz çeşitli nedenleri vardır; ancak bunların içerisinde belki de iki tanesi öne çıkarılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi O’nun sadece bir iktisatçı olmamasıdır. Her ne kadar akademik yaşantısına bir iktisatçı olarak başlasa da, zamanla ilgi alanı siyaset felsefesi, hukuk, psikoloji ve metodoloji gibi çok çeşitli alanlara yayılmış ve disiplinlerarası bir düşünce sistemi geliştirmeyi başarmıştır. Ancak bu durum O’nun düşüncelerini araştıranları iki farklı şekilde etkileyebilmektedir: Araştırmacı Hayek’in düşüncelerinde derinlere inebilmekte ancak bu durum aynı zamanda anlaşılmasını da zorlaştırmaktadır. İkincisi ise; onun, zamanının ve enerjisinin büyük bir kısmını ideolojik rakiplerine karşı giriştiği polemiklere harcamasıdır. Bu durum Hayek’in reel dünyaya ilişkin etkileşimini göstermesi açısından oldukça önemlidir; bununla beraber çok taraflı polemiklerde, fikirlerin ve eleştirilerin özellikle niceliğinin artması araştırmacı için problem oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Hayek’i anlama hususunda yukarıda çerçevesi çizilen zorluklar dizini; bu çalışmanın çıkış noktasını da oluşturmaktadır. Düşünürün piyasa mekanizmasının niteliğini irdeleyen düşüncelerini ve bunların arkaplanını aktarmayı hedefleyen çalışmada; Hayek’in iktisat bilimi dışında yer alan siyaset felsefesi, hukuk ve metodoloji üzerine düşüncelerine de yeteri kadar detay verilmeye çalışılarak, düşüncelerinde bu şekilde bir bütünlük kurulmaya çalışılacaktır. Ek olarak, bahsedilen etkileşimler çerçevesinde; sadece Hayek’in onun görüşleri değil, etkilendiği klasik liberal düşünce ve mensubu olduğu Avusturya Okulu içinde aldığı yer irdelenecektir. Polemiklerinde ise tartışma taraflar arasında değerlendirilecek ve böylece düşünürün iktisat bilimindeki yeri ve katkısı olabildiğince berraklaştırılmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. PİYASA DÜZENİ: NEDİR-NE DEĞİLDİR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasa insanlık tarihinin oldukça eski dönemlerinden beri varlığını sürdüren bir kurumdur. Buna karşılık piyasa mekanizması 18. ve 19. yüzyıllardan itibaren sınai kapitalizm ile birlikte gelişmeye başlamıştır. Piyasa, esas itibariyle mal ve hizmetlerin alıcı ve satıcılarını karşı karşıya getiren belli bir mekansal çerçeveyi ifade etmektedir. Piyasa mekanizması bir iktisadi kurumlar bütünüdür (Türkkan, 1993:207).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak piyasa ekonomisi hakkında günümüzde büyük bir karmaşıklığın yaşandığı da açıktır. Onun ne olduğu, sosyal hayatın hangi alanıyla ilgili bulunduğu bilinmemektedir. Bugün piyasa ekonomisi deyince, akla ilk gelen hangi ahlaki ve felsefi temellere dayandığı bilinmeyen bir ekonomik sistem olduğudur. Çeşitli görüşlerin, farklı piyasa algılamaları mevcuttur (Yayla, 1993a:134).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç şüphe yoktur ki, her iktisadi modelin temelinde, ahlaki önermeler bulunmaktadır. Bu bakımdan herhangi bir iktisadi sistemle mesela özgürlük, ahlak ve siyasal sistemin yakın ilişkisi mevcuttur. Piyasa ekonomisine bu açıdan bakmak, onun mahiyetini tam olarak anlamak açısından çok önemlidir. Hayek’in iktisat kitaplarında, genel bilgiler dışında oldukça değişik yöntemler ele alınmıştır (Yayla, 1993a:135). Bu anlamda, Hayek’in saf piyasa teorisine geçmeden önce, düşünürün düzen, birey ve özgürlük ile ilgili sosyal teorisi üzerinde yoğunlaşılacak ve sonra bu bilgiler ışığında onun piyasa teorisi incelenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.1. Kendiliğinden Düzen ve Evrim&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in sosyal teorisinin en ilginç ve bir çok kişi için anlaşılması en zor kısımlarından biri kendiliğinden düzen ve evrim fikridir (Yayla, 1993a:106). Bu düşünce sistematiği onun piyasa ve devlet (müdahaleciliği) üzerine geliştirdiği teorilerde kilit öneme sahip olmuştur. Düşünür bu alanda Mandeville, Hume, Adam Smith ve Adam Ferguson gibi İskoç politik iktisatçılarının şüpheci anti-rasyonalist geleneğini canlandırarak, sosyal evrim ve toplumsal değişimi anlamak için anti-rasyonalist kavramların öneminde ısrar etmiştir. Bu gelenek, toplumsal düzenin nasıl oluştuğunu, nasıl korunduğunu anlamak için belirli bir metot önermektedir. Onlara göre düzen tek tek bireylerin etkileşimleri sonucu kendiliğinden (spontane) olarak oluşur. Dil, hukuk, piyasa, hatta devlet gibi önemli işlevlere haiz kurumlar böylelikle gelişmiştir. Onlar birisi tarafından tasarlanmış olmayıp, planlanmamış ve öngörülmemiş biçimde ortaya çıkarlar. Bir kere oluştuklarında, toplumsal etkileşimleri koordine ederler ve başka bir çok kurumun gelişmesine imkan verirler (Gamble, 1997).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in “bir ilişkiler durumu” olarak tasvir ettiği ve toplumun üyelerinin (birlikte) yaşaması ve ihtiyaçlarının çoğunun giderilmesini sağlayan “düzen” kavramının bilinçli bir akıl tarafından değil de, karşılıklı ve tasarlanmış insan faaliyetlerinin sonucu olarak oluştuğunu ifade eden “kendiliğinden düzen” (spontenous order) düşüncesinin (Hayek, 1996:55-56) anlaşılması için, onu evrim teorisi ile birlikte ele almak gereklidir. Çünkü evrim teorisi ve kendiliğinden düzen Hayek’in terminolojisindeki ikiz kavramlardır (Yayla, 1993a:107).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim süreci, insan aklı ve sosyal bilginin mahiyetine dayalı olarak işlemektedir. Hayek’e göre insan aklı dış dünyadan gelen uyarılar karşısında tamamen pasif bir organ değildir. Akıl, aslında bu uyarıları kendinde mevcut kategorilere göre tasnif eden bir “sınıflandırma aleti”dir. Söz konusu bu kategoriler sabit olmayıp bir evrim sürecindedir. Yani aklın kendisi süregelen bir evrim içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla insanlarda “objektif” olarak verili, herkesin peşinen ve herşeyden bağıntısız olarak sahip olduğu “akıl” söz konusu değildir. (Yayla, 1993b:220-221). Hayek’e göre insan aklının bir diğer temel özelliği, onun kural yönetimli ve soyut kurallarla ayrılmaz bir bağlantısının bulunmasıdır. Düşünür, akıl adını verdiğimiz şeyin aslında “birleşik olarak belirli eylemleri belirleyen kurallar sistemi” olduğunu söyler. Fakat bu kuralların belki çoğu kelimelere dökülüp ifade edilemezler. Bu bakımdan aklın işleyiş kurallarının ne olduğunu tam olarak bilememekte ve akıl ne olduğunu bilmediği bu kurallara dayanarak işleyişini sürdürmektedir (Yayla, 1993b:221).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıldan bilgiye geçildiğinde, Hayek’in iki önemli noktayı önemle vurguladığı görülmektedir; bilginin parçalılığı ve aklın bilgisinin sınırlılığı. Bilgi mefhumu, bir bütün olarak hiçbir mekanda ve hiçbir zihinde bulunmamaktadır. Bu bilgi, bütün insanlar arasında dağıtılmış vaziyettedir, yani parçalıdır. Buna mukabil, her bir bireyin sahip olduğu bilgi sınırlıdır ve bilgi bütünün ancak küçük bir parçasını teşkil eder. Böylece insanın, adeta bir “bilmezlik perdesi” ardından ne kadar zeki olursa olsun hangi bilimsel kapasiteyi ve etkin çalışma yöntemlerini kullanırsa kullansın, sahip olacağı sosyal bilgi, bilgi bütününün çok minik bir parçasına tekabül edecektir (Yayla, 1993b:221).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bilginin parçalı ve dağınık oluşu ile insan (aklı) ve bilgisinin sınırlılığı sosyal düzen açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. En önemlisi tamamen merkezi planlamaya dayanan yapma bir sosyal düzenin oluşturulamayacak olmasıdır. Bir kişinin veya bir grubun bütün bilgiye sahip olması ve buna dayanarak, insan davranışlarının önceden belirlendiği, kontrol altına alındığı ve istenildiği gibi yönlendirildiği bir sosyal düzen oluşturmak mümkün değildir. Buna teşebbüs etmek (her türlü müdahale dahil) insanların karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan kendiliğinden düzeni (spontaneous order) tahrip edecek ve zararlı sonuçlara yol açacaktır (Yayla, 1993b:221-222).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiliğinden doğan düzen fikri, Hayek’in sosyal teorisinin özü ve insanlığın düşünce birikimine yaptığı bir katkıdır. (Yayla, 1993b:222). Düşünür, belli bir beyin tarafından tasarlanmamış, kendi kendini üreten veya içsel (endogenous) olarak görülen bir düşünce sistematiği olarak anılan bu düzen türüne kökü Yunancaya dayanan “kozmos” (cosmos) adını vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın Hayek, farklı bireylerin davranışlarını belirleyen amaçların ve beklentilerinin uyumunu sağlayan düzeninin, sosyal hayatta nasıl ortaya çıktığını anlamaya yönelik, düşünce tarihinde bir diğer akımın varlığından da söz edildiğini ifade eder. Bu düşünce, düzeni, belli bir beyin tarafından önceden tasarlanarak yapılmış bir tanzim olarak görmektedir (Hayek, 1996:56-57). Kartezyen rasyonalist veya Hayek’in ifadesiyle kurucu rasyonalist gelenek olarak adlandırılan bu düşünce sistematiği, Aydınlanma çağının doğmasından bu yana sürmektedir ve Hobbes, Rousseau, Bentham, J.S. Mill gibi düşünürler bu gelenekte yer almaktadır (Yayla, 1993b:106-108). Hayek, düzen konusunu, genellikle biri tarafından önceden tasarlanarak yapılmış bir tanzim (Hayek, 1996:56) olarak yorumlamış olduğu için kavram, özgürlüğü savunanlar arasında pek rağbet görmemiş ve esas itibariyle otoriteryenler tarafından tercih edilmiştir. Hayek, bu türden düzenlere de organizasyon veya yine kökü Yunancaya dayanan “taxis” demeyi uygun görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgilerin çerçevesinde Hayek; kendiliğinden doğan düzen veya kozmos ile organizasyon veya taxis olarak adlandırdığı düzenin özelliklerini karşılaştırarak, aralarındaki farkı ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre taxis; izafi olarak basittir, en azından yapıcının nüfuz edebileceği kadar ılımlı bir karmaşıklık derecesiyle sınırlı olmak zorundadır. Ayrıca bu düzenler somuttur, varlıkları sezgiyle de olsa kolayca algılanabilir. Son olarak belirli hedefler hiyerarşisine, somut amaçlara yani yapıcıların gayelerine hizmet etmek durumundadır (Hayek, 1996:59). Oysa taxis’in bu özelliklerinin hiçbirisi kozmos’lar için geçerli değildir. Kozmos, taxis’e nispetle çok daha karmaşıktır; onun karmaşıklığı insan aklının hükmedebileceği çerçeveyi aşar. Bu düzen soyut olarak kabul edilebilir. Soyut olması, düzenin belirli unsurları ve hatta bu unsurların sayıları değişirken, onun varlığını sürdürmesini ifade eder. Son olarak, birileri tarafından bilinçli ve amaçlı yapılmadığı için, kozmos belirli bir amaçlar hiyerarşisine hizmet etmez, bilinmeyecek kadar çeşitli hatta birbiriyle çelişen amaçların izlenmesine izin verir (Yayla, 1993a:118-119).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda kozmos’lar soyut-genel-eşit kurallara dayanıyor olmaları sebebiyle, nomokratik (hukuka-kurallara dayalı) düzenler olarak da adlandırılabilir. Ayrıca burada somut bir amaçlar hiyerarşisi olmaması ve bireylerin amaç ve araçlarını seçmekteki serbestisi yüzünden özgürlükçü düzenler olarak da anılabilir. Hayek’e göre nomokratik düzenin en önemli yanlarından birisi de, farklı amaçları izleyen kişi ve grupların barış içerisinde yaşamalarına olanak vermesidir (Yayla, 1993a:119).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak kozmos’un kuralları ile taxis’in kuralları arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıklar aynı zamanda iki düzen tipi arasındaki ayrılıkları da en belirgin biçimde yansıtmaktadır. Bir taxis, belirli bir amaçlar sırasına göre hiyerarşik bir yapı olarak ortaya çıktığından, daha çok emirlerin ağırlıklı olacağı kurallar dizisi tarafından yönlendirilirken, buna karşın kozmos’ta, özel emirlerden ziyade kurallar rehberlik yapar (Yayla, 1993a:124-125).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum değişik bakış açısıyla kuralların rehberlik ettiği kozmosun bilgi ve beceri kullanımı bakımından organizasyona karşı ciddi bir üstünlük sağladığını göstermektedir. Şöyle ki, (herhangi) bir merkezi otorite tarafından organize edilip yönetilen toplum, açıktır ki otoritenin sahip olduğu bilgi miktarı ile sınırlandırılacaktır. Toplumun çevredeki yeni değişikliklere reaksiyon gösterip gösterememesi, toplumun merkezi aklında yeterli bilgiye sahip olup olmadığına bağlıdır. Bu, bilginin işlenişine ilişkin ciddi bir sınır teşkil edecektir (Butler, 1996:28).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, nasıl davranacağımıza ilişkin bilginin; bir merkezi otoriteden ziyade, milyonlarca birey tarafından elde tutulduğu durumu içeren kozmos’ta çok daha fazla enformasyon işlenebilecektir. Çünkü, bireyler yerel (lokal) durumlara ilişkin bilgilerini kullanabildikleri için, yönetilmek ve yönlendirilmek zorunda kalmaksızın her türlü duruma karşı kendilerini çabucak ayarlayabilecektir. Bu bakımdan hukuk kuralları çerçevesinde işleyen kozmos, taxise göre çok daha etkin çalışacaktır (Butler, 1996:29). Böylece kendiliğinden doğan düzenleyici güçleri kullanarak bizi böyle zeka bakımından asla hükmedilemeyecek veya önceden tasarlanarak düzenlenemeyecek derecede karmaşık (Hayek, 1996:63) ilişkilerin koordinasyonu da sağlanmış olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu noktada ifade bulması gereken bir husus daha vardır. O da saf anlamda bir kendiliğinden doğan düzene sahip olunamayacağıdır (Güvenç, 1999:77). Bir kendiliğinden düzen aynı zamanda, bireylerle beraber bazı organizasyonları da barındırmaktadır. Nitekim kozmos’un bazı elementleri (aile, çiftlik, fabrika, şirket gibi bazı organizasyon çeşitleri) onun içerisinde birçok sınırlı görev işinin yerine getirilebilmesi için en güçlü yöntemdir.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[2]&lt;/a&gt; Bununla beraber, iki düzenin her toplumda birlikte varolması, bunları istediğimiz gibi birleştirebileceğimiz anlamına da gelmemelidir. Hayek, bu anlamdaki karşıtlığı göstermek üzere; kendiliğinden doğan düzene (medeniyet) makro-kozmos, onun içerinde yer alan küçük gruplara mikro-kozmos demektedir. Mikro-kozmoslar, medeniyetler için önemlidirler ancak tek başına bir düzen yaratma konusunda yetersizdirler (Yayla, 1993a:123-124).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak; Hayek için “kendiliğinden düzen” düşüncesi temel felsefelerden biridir ve piyasa, devlet gibi olguların açıklanmasında kilit öneme sahiptir. O, bu düşünceden hareketle; kanun hakimiyeti altında özgürlük kavramını savunmuş, zincirleme olarak devlet müdahaleciliğine karşı durmuştur. Ayrıca üstün ve mükemmel olarak ifade ettiği piyasa düzeninin kendiliğinden düzenleyici mekanizmalarını; A. Smith’in, fertlerin amaçlamadıkları halde diğer insanlarında yararına bir kısım hizmetleri görebilmesi anlamında kullandığı “görünmez el” (Invisible hand) düşüncesine getirdiği yeni bir aşama olarak (Akdiş, 1994) ele almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.2. Birey, Özgürlük ve Sosyal Düzen&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek ve diğer klasik liberal düşünürler, sosyal bilimler alanında; kendilerini oluşturan parçalardan bağımsız “sui generis” (kendine özgü) varlıklar olarak varolan toplum gibi sosyal bütünlerin, bir bütün olarak kavranabileceğini öne süren metodolojik kollektivizmin, yani objektivist anlayışın karşısında olmuşlardır. Buna karşın bireyi ön planda tutan subjektivizm ve(ya) metodolojik bireyciliği ön plana çıkarmışlardır (Yayla, 1993a:94-96).&lt;br /&gt;Klasik liberalizmin temel unsurlarından olan bireycilik, Hayek’in sosyal teorisine bütün yönleriyle hakimdir. Hatta Hayek, bireyciliği, klasik liberalizmi adlandırmak için, onunla eş anlamda kullanmıştır. (Yayla, 1993a:95) Bireycilik genel anlamda, bireyin kendi haklarını, toplumun haklarından üstün gören ve her türlü değerin bireylerden geldiğine inanan, toplumsal hayatta bireyi ön plana çıkaran siyaset ve toplum görüşünü ifade etmektedir (Çetin, 1999:219).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e göre bireycilik, temel anlamda ferde fert olarak saygı göstermek, kanaat ve zevklerin ve ne kadar dar olursa olsun kendi sahası içinde kendine ait bir mesele olduğunu kabul etmek, insanların ferdi hürriyetleri ve eğilimlerini inkişaf ettirmelerinin kayda değer olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle, en temel ve gerçek varlık olan birey, kendi başına bir amaç olarak asla araç durumuna düşürülmemelidir (Çetin, 1999:220; Yayla, 1992:147).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireyciliğin bu anlamda metodolojik olarak benimsenmesi, beraberinde başka ilkeleri de çıkarabilmektedir. Özellikle bireyin insan olarak kendi amaçlarını seçebilmesi ve bunları gerçekleştirmek için lüzumlu eylemleri yapabilmesini gerektirir. Bunun için birey özgür olmalıdır. O halde bireycilik ile özgürlük arasında kopartılamayacak bir bağlantı söz konusudur (Yayla, 1992:47). Bu anlamda sosyal düzeni belirleyen iki temel soru vardır. Birincisi sosyal düzen birey haklarını tanır mı? Ve bir sosyal sistem insan ilişkilerinde zoru yasaklar mı? İkinci sorunun cevabı, aslında ilk sorunun cevabının pratiğe uygulanmasını ifade eder (Rand, 1993:164).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal düzende insan, kendi vücuduna, aklına, hayatına, emeğine ve ürününe sahip olan egemen bir birey midir? Yoksa kabilenin (devlet, toplum vb.) istediği zaman, herhangi bir şekilde satabileceği, kendi kanaatlerini dikte edebileceği, hayat tarzını öngöreceği, işini kontrol edeceği ve ürünlerini kamulaştırabileceği malı mıdır ? İnsan kendi hatırı için varolma hakkına sahip midir; yoksa o, kabileye hizmet ederek hayatını satın almayı sürdürmesi gereken, fakat hiçbir zaman hayatını hür ve serbest olarak kazanamayan, sözleşme ile bağlanmış bir uşak olarak kölelik düzeninde mi doğmuştur? Yani temel mesele, insan özgür müdür, gerisi uygulama ve sonuçlardır (Rand, 1993:164).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rand’a göre (1993:164) insanlık tarihinde bu soruya cevap veren yegane sistem kapitalizmdir. “Kapitalizm, mülkiyet haklarını da kapsayarak, bütün birey haklarını tanıyan, bütün mülkiyetin özel bireylerce sahiplenildiği bir sosyal sistemdir. Özgürlük liberalizm için olmazsa olmaz bir değerdir” (Çetin, 1999:221). Bu sebeple liberal düşünce geleneğinde, özgürlük hemen hemen her yazarın önemle ve özenle vurguladığı değerlerin başta gelenlerindendir. Özgürlük; hoşgörü, tolerans ve özel hayat gibi değerlerin yanında, anayasacılık, kanun hakimiyeti gibi kurumlarında başlıca kaynağıdır (Yayla, 1992:147-148). Ayrıca diğerleri kadar önemli bir diğer husus da ekonomik özgürlük ile bireysel özgürlüğün iç içe geçmiş ve ayrılması mümkün olmayan ilişki içinde olmasıdır (Çetin, 1999:225).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğü, liberal gelenek içinde merkez kabul eden birçok yazar gibi, Hayek de özgürlüğe büyük önem atfetmektedir. Hatta O, liberal düşünce geleneğinde, özgürlüğün savunusunun yirminci yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden sayılmaktadır. Yayla (1993a:20), bu önermenin genelde pek tartışılmadan kabul edildiğini ifade eder. Ona göre filozof, bireysel özgürlüğe yönelik tehditlerin arttığı dönemde yayınladığı “The Road to Serfdom” (1944) ve 1960 yılında yayınladığı “The Constitution of Liberty” adlı eseri ile bu payeyi sonuna kadar haketmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in özgürlük ile ilgili yapmış olduğu ilk işlerden biri, onun mahiyetini açıklamak olmuştur. Çünkü siyasal teoride bazı kavramların mahiyeti üzerinde sonu gelmez tartışmalar yapılmış ve yapılagelmektedir. Özgürlükte bu kavramlardan biri ve belki de en önemlisidir. Konu üzerine çok farklı ve karmaşık açıklamalar getirilmiştir (Yayla, 1992:149).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel anlamda özgürlük negatif veya pozitif karakterli olarak ikiye ayrılabilmektedir. Hayek’e (ve diğer klasik liberal yazarlara) göre özgürlük kavramı bireysel içerikli bir özgürlüktür ve negatif karakterlidir. Negatif karakter, diğer insanlardan gelen, gelebilecek olan zorun yokluğunu gösterir (Yayla, 1993a:257). Negatif olma vasfı sadece özgürlüğe mahsus değildir. Düşünür barış ve güvenlik gibi kavramların da negatif karakterli olduğunu ifade eder (Hayek, 1997:195).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğün negatif karakterini vurgulayan Hayek, diğer özgürlük anlayışlarını da irdelemektedir. Özgürlük bazen sadece siyasal özgürlük, bazen iç (inner) veya metafizik özgürlük ve bazen de iktidar-yetenek (power-ability) anlamında kullanılmaktadır. Düşünür, bunların özgürlükle bazen yakın ilişkileri bulunsa bile, klasik liberalizmin kabul ettiği anlamda özgürlük olmayıp, başka değerlere veya kurumlara işaret ettiğini ifade eder (Yayla, 1992:150). Klasik liberalizmin özgürlük anlayışından daha farklı olan bu tür anlayışlara genel olarak pozitif özgürlük adı verilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Pozitif özgürlük, genelde, bireylerin özgür olmaları için eyleme muktedir kılınmaları gerektiğini, bunun içinde devletin bazı görevler üstlenmesinin ve toplumsal yaşama bu anlamda özgürlüğü artırıcı müdahalede bulunması lazım geldiğini&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[3]&lt;/a&gt; savunurlar (Yayla, 1992:150-151). Görüleceği gibi, pozitif özgürlük bir müdahale içermektedir. Bu müdahaleler bireylerin vereceği kararlara müdahaleyi de kapsayabileceği için, Hayek’e ve dahası liberal düşünce geleneğine göre oldukça aykırı düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, bireylerin dışarıdan gelen “zor”a karşı masun olmasını içeren özgürlüğün negatif karakterini vurgularken, bu temelden hareketle özgürlüğün dört temel özelliğini vermektedir. Bireyin herkesin tabi olduğu kanunlara tabi olması, bireyin çalışma ve işini bulmakta serbest olması, bireyin keyfi uygulamalardan masun olması ve bireyin mülkiyet sahibi olmaya hakkının olması (Hayek, 1960:47).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada özgürlüğün, dışarıdan gelen zor ile ilişkisine değinmek gerekmektedir. Hayek’in zorlama ile kastettiği, bir kimsenin çevresinin, başka biri tarafından (devlet vb.) o bireyi daha büyük bir kötülükten kaçındırmak için, kendi kendisinin bağdaşık (coherent) planına göre davranmak yerine, o kimsenin amaçlarına hizmet etmeye zorlayacak biçimde kontrol edilmesidir. Böyle bir durumda kişi kendi bilgi ve zekasını kullanmaya veya kendi amaçlarını ve inançlarını izlemeye muktedir değildir. Zorlama kötü bir şeydir, zira bireyi düşünen ve değerlendiren bir varlık olmaktan çıkarır ve onu başka birinin amaçlarının elde edilmesinde kullanılacak basit bir araç durumuna düşürür. Bu anlamda bireye, belli şartlar çerçevesinde özel bir alanın bırakılması ve bireyin bunu öngörmesi gereklidir (Yayla, 1993a:139).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak özgürlüğe yönelik temel tehdit olmasına rağmen, zorlamadan bütünüyle kaçınmakta mümkün değildir. Çünkü zoru önlemenin de tek yolu zorlama tehdidir. Bu anlamda (paradoksal olarak) özgür toplum, zoru önlemenin tek yolu olan zor tehdidi için, devleti tekel görmüştür. Hayek, devletin bu alanda bulunmasının ancak onun bireylerin bilinen özel alanlarını diğerlerinin müdahalelerine karşı korumasıyla ve yine devletin bu özel alanları, spesifik uygulamalarla değil, fakat bireyin, ona farklı türden durumlarda hükümetin ne yapacağını söyleyen kurallara dayanarak, kendi sahasını belirleyebileceği şartları oluşturarak sınırlandırmasıyla mümkün olabileceğini söyler (Yayla, 1993a:29). Bu da ancak bilinen ve belli kurallar izlenerek yani kanun hakimiyeti çerçevesinde mümkün olabilecektir. Bu sebeple bireysel özgürlük ya da negatif özgürlük adını verdiğimiz şeyin diğer bir adı da kanun hakimiyeti altında özgürlüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberalizmin olmazsa olmaz şartı olarak kabul edilen özgürlüğün, negatif karakterini vurguladıktan sonra, üzerinde değerlendirmede bulunulması gereken bir diğer temel hususta onun uygulamada nasıl sağlanacağıdır yani ekonomik sistemle özgürlük arasındaki ilişkinin niteliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberalizmin özgürlük anlayışının çok önemli bir yönü de ekonomik özgürlüktür. Bu anlamda devletin zor faaliyetlerini, kanun hakimiyeti ilkesi ile sınırlandıran Hayek ve diğer klasik liberal düşünürler, ekonomik özgürlük ile özgürlük arasında bire bir bağlantı kurmuşlardır. Örneğin Mises’e göre, ekonomik özgürlük ile genel özgürlük arasında iç içe geçen, ayrılması mümkün olmayan bir ilişki bulunmaktadır. Ekonomik özgürlüğün olması demek, piyasa ekonomisinin olması demektir. Piyasa ekonomisinin olmadığı yerde özgürlükte yoktur. Özgürlüğü oluşturan kanunlar, anayasalar vb. değildir; piyasa ekonomisidir (Yayla, 1992:165). Hayek de aynı paralelde düşünmekte ve piyasa düzeninin bireysel özgürlüğün teminatı olarak görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. PİYASA DÜZENİ: ORTAK AMAÇLAR YERİNE KARŞILIKLI AMAÇLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendiliğinden düzenlerin en tipik örneklerinden olan piyasa düzeni (Yayla, 1993a:134) Hayek’e göre üstün ve mükemmeldir (Butler, 1996:52). Çünkü o, üzerinde anlaşmaya varılmış bir amaçlar hiyerarşisinden (organizasyondan) oldukça farklıdır ve içerisinde bireysel özgürlüğü ve onun değer verdiği her şeyi mümkün kılabilmektedir. Düşünüre göre, piyasa düzeni, büyük toplumun, insanların barış içerisinde yaşayabilecekleri ve ayrı ayrı izleyecekleri öznel amaçların farklılığına rağmen birbirlerine karşılıklı olarak yarar sağladıklarını keşfetmeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu keşif, izlenmesi zorunlu somut araçlar yerine soyut davranış kurallarının ikame edilmesi yoluyla, barış içerisinde aynı amaçları izleyen küçük grupların sınırlarını aşarak genişlemelerini mümkün kılmıştır. Çünkü, bu keşif her bir bireyin, tanıması bile gerekmeyen ve kendisininkinden tamamen farklı amaçlara sahip kimselerin bilgi ve becerilerinden kazanç sağlamasına imkan vermiştir (Hayek, 1995b:151).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Somut ortak amaçlar söz konusu olmaksızın böyle bir barışçı işbirliğini mümkün kılan belirleyici adım, Hayek’e göre trampa veya mübadelenin kabul edilmesiyle atılmıştır. Mübadele, değişik kimselerin aynı şeyleri farklı amaçlarla kullandıklarını ve kişinin başkalarına onun ihtiyaç duyduğunu vermesi, karşılığında ondan onun sahip olduğu bir şey elde ederek, karşılıklı yarar etmelerini sağlayan soyut bir anlaşmadır. Bu anlaşma ile bir piyasa düzeninde, bireylerin başkalarını umursamadan, hatta onlardan haberdar olmaksızın onların ihtiyaçlarına katkıda bulunmaları sağlanır (Hayek, 1995b:151).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Ancak) Hayek, mübadelenin insanları birbirlerine faydalı kılan bu etkisi ilk defa açık biçimde kabul edildikten sonra &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[4]&lt;/a&gt;, işbölümünün ortaya çıkışı ve farklı kişilerin hizmet etmesini sağlayanın, onların “bencil” amaçları olduğu gerçeği üzerine bazı yazarlar tarafından (eleştirisel olarak) oldukça fazla vurgu yapıldığını söyler. Ona göre bu, meseleye oldukça dar açıdan bakılmasından kaynaklanmıştır. Piyasa düzeninde önemli olan, bencil olsa da olmasa da bireylerin, kişiden kişiye büyük ölçüde değişen farklı bilgileri bağdaştırmasıdır. O, insanlar kendi çıkarlarını izlerken ister tamamen bencil isterse tamamen digergam olsunlar, başka pek çok kişinin çoğundan haberdar bile olmadıkları amaçlarına katkıda bulunacakları içindir ki, baştanbaşa bir düzen olarak, bilinçli olarak oluşturulmuş herhangi bir organizasyondan üstündür. Büyük toplumda, değişik bireyler birbirlerinin çabalarından yalnızca amaçlarının farklı olması ile yararlanabilirler (Hayek, 1995b:152). Bu noktada A. Smith’in şu ifadeleri bu durumu açıklamaya yönelik önemli bir katkı yapabilir (Hayek, 1995b:240).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim akşam yemeğimizi umabilmemiz; kasabın, biracının veya fırıncının iyilikseverliğinden değil fakat bunun onların çıkarlarına olmasından dolayıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük toplumun ortak somut amaçlara sahip olmaması veya amaçlarla değil de sırf araçlarla ilişkili olması, pek çok kişi tarafından dehşetli bir kusur olarak kabul edilir. Bu düşünce, bireylerin faaliyetleri ortak amaçlarca birbirine bağlanmadığı taktirde, faaliyetlerin zaruri olarak koordinesiz, israfçı ve hatta karşılıklı olarak tahripkar olacağı inancından kaynaklanır. Fakat tam aksine, insanların ortak amaçlar üzerinde anlaşmaları mümkün olmadığı durumlarda dahi birlikte yaşama ve birbirlerine yararlı olmalarına olanak sağlaması, piyasa düzeninin en büyük üstünlüğüdür (Butler, 1996:53).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü, piyasa düzeni, amaçları aynı olmayan ve hatta çıkarları çatışan büyük toplumun (fertlerini) bir arada tutan en önemli şeydir. Piaysa düzeni, para ağı (cash-nexus) vasıtasıyla (Hayek, 1995b:155) toplumun ahenk içerisinde olmasını sağlar. Örneğin; bir kimse müşterisinin amaçlarını bilip onları hiç onaylamayabilir ve üstelik müşterisi de onunkileri onaylamayabilir. Bu durumda dahi, bir kimse diğeri için ürün arz edebilir ve diğeri de talepte bulunabilir böylece her iki tarafta mübadeleden fayda sağlayabilir. Bu durum piyasa düzeninin güç kaynağıdır; insanlar ortak amaçlarda birleşmese dahi karşılıklı amaçları uzlaştırır ve onların işbirliği yapmasına izin verir. Başka bir durumda aynı kaynaklar üzerinde mücadele eden birbirinin düşmanı olabilecek insanları birbirinin ortağı ve tamamlayıcısı yapar (Butler, 1996:54).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki insanlar arasındaki farklılığı çözüme kavuşturmak için büyük toplum içinde iktisadi olmayan çok sayıda başka ilişki ağlarının varolduğu da doğrudur. Ancak bu herkesin değişen amaçlarını barışçı yoldan uzlaştıran ve herkesin yararını artıran sürecin, piyasa düzeni olduğu gerçeğini değiştirmez. Hayek’e göre, şimdilerde herkesin dilinde gezen ve bütün insanlığı “tek bir dünya” haline getirmeye yönelik çabalar, bütün insanların karşılıklı bağımlılığını sağlayan piyasa düzeninin sonucudur. Bu konuda düşünür şöyle demektedir (Hayek, 1995b:155);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün herhangi bir Avrupalı veya Amerikalının hayatını Avustralya, Japonya veya Zaire’de olanlarla bağlantılandıran şey, piyasa ilişkileri ağıyla nakledilen etkilerdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in piyasa düzeni ile ilgili düşüncelerini sonuçlandırmadan önce, onun konuya ilişkin bir sıkıntısını dile getirmek yararlı olacaktır. O, piyasa düzeninin doğru olarak anlaşılması için, herşeyden evvel ona bir “ekonomi” (piyasa ekonomisi) denmesinden kendimizi kurtarmamız gerektiğini ifade eder. Çünkü bir evin, bir çiftliğin veya bir işletmenin yönetimi de ekonomi olarak algılanmaktadır ve bunlar tek bir amaçlar hiyerarşisine hizmet ederler. Oysa, piyasa düzeni, bu türden tek bir amaçlar hiyerarşisine hizmet etmez. Genel olarak, (bugün) sosyal veya ulusal ekonomi diye adlandırılan şey bu anlamda bir ekonomi değil, fakat iç içe geçmiş bir çok ekonominin oluşturduğu bir şebekedir (Hayek, 1995b:149). Doğru anlamda “ekonomi” teknik anlamda bir örgüttür; yani, tek bir kuruluşun bildiği amaçların kullanımının bilinçli olarak tasarlanmasıdır. Oysa, piyasanın evreni (kozmos) böyle tek bir amaçlar ölçeğiyle ne yönetilir ne de yönetilebilir. Aksine ayrı ayrı bütün üyelerin değişken ve karşılaştırılabilir olmayan çok sayıda amacına hizmet eder (Hayek, 1995b:150).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, ekonomi kelimesinden doğan bu türden bir karmaşıklığı önlemek için; pek çok münferit ekonominin bir piyasa içerisinde karşılıklı olarak ayarlanmasıyla gerçekleşen düzeni ifade etmek üzere, kökü Yunancaya dayanan “katallaksi” (catallaxy) kelimesini önermektedir. Böylece, bir katallaksi; “mülkiyet, haksız fiil ve sözleşme hukukunun kuralları içinde hareket eden insanlar aracılığı ile piyasa tarafından yaratılan özel bir kendiliğinden düzen türünü tanımlamış olacaktır.” (Hayek, 1995b:150-151).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.1. Koordinasyon Problemi ve Piyasa Süreci&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasanın herhangi bir bilinçli planlama veya kontrol olmadan milyonlarca bireysel amacı nasıl karşılayabildiğini ve birçok insanın farklı amaç ve faaliyetlerini nasıl uzlaştırdığı, yani koordine ettiği sorusu bu noktada önem arz etmektedir (Butler, 1996:56). Hayek bu sorunsalı, piyasayı bilginin ortaya çıkarıldığı ve iletildiği bir dinamik süreç olarak görerek aşar ve bu anlamda rekabet ve fiyat mekanizmasını ön plana çıkarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre, piyasa düzeninde fiyatlar bir bilgi iletişim mekanizması ve bir sinyal aracı olarak çalışmaktadır. Rekabet ise sonuçları önceden görülemeyen ve herhangi bir girişimciyi, diğerlerinin bulup göremediği fırsatları araştırıp bulmaya yönelten bir keşif yöntemidir (Yay, 1993a:60; 1993b:150). Hayek, piyasa sürecini bilgiyi ortaya çıkaran ve ileten bir aygıt olarak tasvir ederek, neo klasik “tam bilgi” varsayımını da reddetmiş olmaktadır. O, bilginin piyasada parçalı, dağınık ve değişik noktalarda yoğunlaşmış olduğu varsayımından hareketle (Gamble, 1997) rekabet ve fiyatlar mekanizmasını bireyler arasındaki faaliyet ve amaçları koordine eden bir araç olarak görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in liberal düşünce geleneğine önemli katkılar sağlayan, bu düşünceleri açıkça neo-klasik iktisadi düşünceden ayrılmaktadır. Ancak bu düşünce sistematiği tamamıyla ona ait değildir. Bu, daha çok Menger-Mises-Hayek ekseninde ifade bulan ve “piyasa süreci teorisi” olarak adlandırılan (Oğuz, 2001a) bir geleneği ifade eder. Bu görüşler daha sonra, çoğu Avusturya Okulu mensubu iktisatçılarınca geliştirilerek daha da güncel hale getirilmiştir. Bu anlamda Hayek’in piyasa süreci teorisi ve koordinasyon problemi yönündeki düşüncelerini, öncelikle bilginin mahiyeti çerçevesinde ele alarak, bunun rekabet ve fiyatlar sistemi ile olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.2. Bilginin Mahiyeti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, iktisatta bilgi sorununa özel bir önem vermiştir (Bulut, 1999:93). Onun bilgi anlayışı normal olarak bir iktisatçının tanımından çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Fiyatlar, beklentiler ve miktarların ötesinde, bilgi iktisadi faaliyette bulunabilmenin pratik yetisini de içermektedir. Bilginin bu farklı kategoriler içerisinde bulunabilmesi, bilginin aktarılmasının araçları olarak iktisadi kurumların, formel iktisat teorisi içinde kabul edilenden daha fazla bir öneme sahip olduğunu göstermektedir (Oğuz, 1999).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in (pratik) bilgiyi farketmesi, kullanması ve daha da ileri giderek, onu iktisadi ve sosyal düşüncelerinin temeline oturtması, zaman içerisinde gerçekleşmiştir. İlk eserlerinde, bilginin önemli olduğuna yönelik ifadeler yer alsa da düşünür, (pratik) bilginin önemini, 1930’lu yıllarda, sosyalist iktisatçılar ile giriştiği iktisadi hesaplamanın doğası üzerine olan tartışmalarda gündeme getirmeye başlamıştır. Sosyalist ifade, iktisadi düzen içinde fiyatların bir merkezi otorite tarafından hesaplanabileceği (Oğuz, 1999) ve serbest (tam) rekabet kapitalizminde piyasanın çözmesi gereken denklemlerle, kollektivist sistemde, bakanlığın çözmesi gereken denklemler arasında bir fark olmadığını, bu anlamda kollektivist ekonomilerinde etkin çalışabileceğini iddia etmektedir (Kazgan, 1997:346).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık Hayek, piyasa kurumlarının, diğer alternatif kurumlardan çok daha iyi biçimde, toplumun tüm bireyleri arasında yayılmış bilgiden yararlanabileceğini ifade etmiştir. Bu bilgi, çeşitli nedenlerle bir merkezi otorite tarafından belirli amaçların gerçekleştirilmesi için yeterince başarılı bir şekilde toplanamaz, bir araya getirilemez ve kullanılamaz. Bunun nedenleri üç ana noktada özetlenebilir (Yay, 1993a:59-60);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Piyasadaki çeşitli şartların bilgisi geçici, kısa ömürlü, hemen eskiyen bir niteliğe sahiptir. Nispî fiyatlar ve girişimcilerin karşılaştıkları fırsatlara ilişkin bilgiler bu içeriktedir. Bu bilgi bir merkezi kamu otoritesi tarafından toplansa bile toplanma için geçen süre içinde pratik değerini kaybeder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ii. Piyasanın sağladığı bilgi yerel ve zımni (açık olmayan) bilgidir. Bu bilgi, teori ve önermelerden çok uygulama, hüner, yetenek ve geleneklerde içerilen yerel (lokal) bilgidir. Uygulama sürecinde elde edildiğinden kısmen teori halinde ifade edilebilir ve kamuoyuna sunulabilir. Merkezi planlama kurumlarının aksine; piyasa kurumları, bu pratik bilginin iktisadi ajanların faaliyetlerinde, tercih ve kararlarında ifade bulmasına izin verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iii. Piyasa kurumları ürün ve fırsatları hakkında bilgi sağlama yanında, iktisadi ajanların tercihleri hakkında da bilgi sağlar. Piyasa kurumları, yalnızca diğer alternatif kurumların sağlayamayacağı, toplumun üyeleri arasında yayılı bulunan bilgi ya da haberleri; buna ilaveten, başka hiçbir şekilde ortaya konamayacak tercihler hakkında da bilgi yayar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in, merkezi planlamanın mevcut pratik bilgiyi neden işleyemeyeceğini ilişkin düşüncelerini içeren bu özet, aynı zamanda onun bilginin mahiyetine ilişkin görüşlerini de vermektedir. Düşünürün bilginin bu parçalı, dağınık ve farklı yerlerde yoğunlaşmış (zaman boyutunu da içeren) düşünceleri “pratik bilgi” olarak adlandırılabilir (Oğuz, 1999).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, şahsi ve lokal bilgiyi içeren pratik bilgi bahsedildiği gibi, Hayek’in piyasa süreci teorisinin temelini oluşturmaktadır. Hatta ona göre toplumun “ekonomik problemi” nispî önemi sadece bireyler tarafından bilinen amaçlar için toplumun üyeleri tarafından bilinen kaynakların en iyi kullanımının nasıl sağlanacağı ya da kısaca, hiçbir kimseye bir bütün olarak verilmeyen bilginin kullanımı sorunudur (Oğuz, 1999).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu problemin çözümü, bireylerin davranışlarını sürekli olarak yeni bilgi karşısında ayarlamasını gerektirmektedir. Düşünür bu noktada, piyasa içinde bilgiyi ileten ve sinyal aracı olarak vazife gören fiyat mekanizmasını ön plana çıkarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.3. İletişim Ağı Olarak Fiyat Mekanizması&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, pratik bilginin, bahsedilen sebepler nedeniyle bir merkezi otorite tarafından kullanılamamasının, kollektivist bir toplumda “şuurlu bir kontrol” ile koordinasyonun sağlanamayacağını gösterdiğini ifade eder. Buna karşılık piyasa düzeni “fiyatlar” mekanizması yoluyla milyonlarca insanın çatışan amaçlarını birbirine uydurarak koordinasyonu en iyi biçimde gerçekleştirmektedir. Düşünür, bu konuda şunları söylemektedir(Hayek, 1995a:51);&lt;br /&gt;“Fiyat sistemi müteşebbislere, bir pilotun bazı kadranları gözetlemesi gibi, bir takım fiyatların seyrini gözetlemek suretiyle kendi faaliyetlerini diğer müteşebbislerin faaliyetlerine intibak ettirmek imkanını sağlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece fiyat sistemi, gerekli minimum çabayla, piyasadaki insanlara diğer insanların sahip oldukları ihtiyaçlar manzumesini ve bu insanların karşılanacak olan ihtiyaçlarını ne derecede arzu ettiklerini bildirir (Butler, 1996:59). Fiyatlar, bunu bir iletişim mekanizması gibi çalışarak, bireylerin tercih ve isteklerindeki değişikliği; fiyat değişimleri ile diğer bireylere sinyal olarak göndererek yapmaktadır (Oğuz, 2001b).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Hayek’in fiyat sisteminin; enformasyonu (haber alma) içeren “yatay” bilgi akımını ilettiği söylenebilir (Eren, 1991:110). Fiyat sistemi bu bilgiyi aktararak, diğer insanların faaliyetlerini belirlerini belirler. Örneğin; kalay gibi bir kaynağın yeni bir kullanımının keşfedilmiş olduğunu veya mevcut kalay kaynağının tükenmekte olduğunu varsayalım. Gerçekte, girişimci için belirtilen bu nedenlerden hangisinin vuku bulduğu farketmez. Girişimcinin tüm bilmesi gereken, artık yüksek bir fiyat gerektirdiği için kalayda idareli kullanımın gerektiği, piyasa koşullarındaki değişmenin kalay üreticilerine ürettikleri maldan daha fazla kazanma imkanı verdiğidir. Bazı kalay kullanıcılarının, belki şimdi daha ucuz olan ikame mallara yönelerek, idareli davranacakları şüphesizdir. Böylece kıt kalay sadece alternatiflerinin olmadığı veya alternatiflerinin çok pahalı olduğu yerlerde kullanılmaya devam edecektir. İkame mallara olan bu yeni talep, bu malların daha fazla arzını veya daha az kar elde edilebilir istihdam kullanım alanlarından çekilmesini harekete geçirecektir. Bu durum, ardından, ikame mallar için ikame edilecek olan şeyleri etkileyecek ve bu böylece sürüp gidecektir. Bu değişikliğin orijinal nedeninin farkında olan insan çok az olmakla birlikte, bütün piyasa düzeni kıtlığa veya yeni kalay talebine intibak sağlar ve tek bir piyasa gibi işler. Üreticiler ve kalay kullanıcısı tüketiciler tüm sahayı gözden geçirmek veya kalayın muhtelif kullanımlarının ve onun ikamelerinin farkında olmak zorunda değildirler. Tam bir intibak için üretici ve tüketicilerin tüm bilmeleri gereken husus, bu malların yerel (lokal) fiyatlarıdır. Böylece fiyatlar, birçok bilgiyi toparlayarak, gayri iradi birçok insanın amaçlarını koordine eder (Butler, 1996:58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiyat sistemi, sadece bireylerin çok geniş enformasyon kaynaklarından faydalanmalarını sağlamakla kalmaz. Ayrıca bireylere sanki her biri büyük bir tür bilgisayara sahip gibi, çok değişik talep türlerinin büyüklüğünü ve muhtelif malların azlığını karşılaştırmaları imkanını verir. Bunun sonucunda, fiyat sistemi malların en verimli ve en az maliyetle üretilmelerini temin eder (Butler, 1996:60; Hayek, 1995b:160).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı ürünü üretmenin genellikle muhtelif, hatta birçok yolu vardır. Örneğin, muşamba alacak bir müşteri, muşambanın kendirden mi, ketenden mi, jütten mi, pamuk veya naylondan mı yapıldığı ile pek az ilgilenecektir. Bu nedenle üretici en az maliyete gelen malı, yani arzu edilen diğer ürünlerden asgari fedakarlığı icabettiren malı kullanacaktır. Böylece üreticinin, en düşük maliyetle üretim yapma eylemi, diğer amaçlar için kullanılabilecek maksimum miktarda kaynağı serbest bırakacaktır (Butler, 1996:60-61).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek özellikle “Unemployment and the Unions” (1980) adlı çalışmasında, minimum maliyette üretim metotlarına yönelmenin getirdiği sosyal faydaları açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre; ucuz üretme, mümkün olduğunca az kaynak kullanmak demektir. Bu, farklı ürünlerin kullanım alanlarında her biri yerine ikame edilebildiği oranlar (fiyatlar) bakımından ölçülür. Maliyetleri azaltma, başka alanlarda daha fazla hasıla çekebilecek kaynakları serbest bırakmak demektir. Bu bakımdan belli bir durumda esas amaç, her zaman veri bir hasıla için olabildiğince az kaynak kullanmak olmalıdır. İnsanlar ancak, olabildiğince ucuz üretim sonucunda, diğer insanların faaliyetlerini satın almak için ayırabilecekleri gelire sahip olacaktır. Örneğin; Hayek, batılı ülke hükümetlerinin hala önemli ölçüde, olabildiğinden çok emek kullanımına yönelik istihdam politikası yürüttüğünü belirterek, bunun (insanlık açısından) “sosyal açıdan kayıp doğuran” zararlı bir durum olduğunu ifade eder (Bkz.: Butler, 1996:201).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçlandırıcı bir özet yapılması gerekirse; Hayek’e göre, fiyatlar sistemi gerek bir sinyalizasyon vazifesi içinde bilgi aktarım mekanizması olarak çalışarak, farklı çıkarlara sahip insanların faaliyetlerini koordine ederken, diğer yandan mevcut teknik yöntemlerin ya da malların kıtlık derecelerinin nispi fiyatlara yansımasına müteakip, girişimcinin üretimde en az maliyetli alanı seçmesine yol açarak, diğer amaçlar için kullanılacak kaynakları olabildiğince serbest bırakılmasına yardımcı olacaktır (Hayek, 1995b:160-161). Bu sebeple düşünür fiyat mekanizmasını “olağanüstü bir şey” olarak tasvir etmiştir (Butler, 1996:61).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak fiyatlar mekanizması, Hayek’in piyasa süreci teorisinin ilk ayağını oluşturmaktadır. Çünkü fiyatlarda yansıyan toplam bilgi tamamıyla rekabetin sonucu veya en azından, belli bir malın arz ve talebinin bir kaynağına ilişkin bilgi sahibi olan herkese piyasanın açık olmasının ürünüdür (Hayek, 1995b:160). Bu anlamda bilgiyi ortaya çıkaran ve Hayek tarafından bir keşif yöntemi olarak adlandırılan rekabet mefhumunun ayrıca detaylı olarak incelenmesi mutlak görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.4. Keşif Süreci Olarak Rekabet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in nazarında rekabet, tıpkı bilimdeki deney gibi, herşeyden evvel bir keşif yöntemidir (Hayek, 1997:103) ve sadece ekonomide değil, ekonomi dışındaki alanlarda da kimin daha iyi yapacağını önceden bilmediğimiz her durumda yararlanılacak bir yöntemdir (Yayla, 1993a:138). O, piyasadaki girişimcileri; diğer girişimcilerin bulup göremediği fırsatları araştırıp bulmaya yöneltir (Yay, 1993b:150).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda düşünür; rekabetin bir durum değil bir faaliyet olduğunu ifade eder ve rekabet süreci esas itibariyle bireylerin piyasa düzeninde sahip oldukları muhtelif zevk ve tercihler ile bu taleplerin mümkün olan en düşük maliyetle karşılanmasını mümkün kılacak muhtelif girdi ve alternatiflerin de keşfine imkan sağlayan bir süreçtir. Çünkü ekonomik hayatın gerçekleri daima değişmektedir ve böylece muhtelif süreçlere rekabetçi sürecin önerdiği çözümlerde değişecektir (Butler, 1996:67).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üreticileri yeni talep alanlarını deneme ve bulup çıkarmaya yarayan, diğer rakip üreticiler tarafından bilinmeyen zevk ve tercihlerin karşılanmasına sevk eden rekabettir. Bu girişimciliğe dair bir işlevdir ve geniş taleplerin tahmini için, yeni fırsatların ortaya konulmasında önemlidir. Bilgi kısmi olduğu için, bir girişimci, halkın tatmin edilmesini istediği bir ihtiyaçla karşılaşıp, ardından bu ihtiyacı karşılamaya yönelebilir ya da piyasaya gerçekten talep edildiği ortaya çıkacak yeni bir ürün getirerek, bir tahminde bulunabilir. Her iki halde de girişimci, çabuk davranmaya, keza yeni ve girilmemiş pazardan yararlanmak için harekete geçiren bir çok potansiyel rakibin varlığı kaçınılmazdır. Zira girişimci (en azından başlangıçta) piyasa da “önce bulunmanın” karşılığını alacak ve elde ettiği kar; aynı zamanda diğer girişimcileri onun örneğini geçmeye çalışmak için harekete geçirecektir (Butler, 1996:67-68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maliyet cephesinde de, rakiplerin mevcudiyeti, üreticileri faktör girdilerinin en düşük maliyetli bileşimini arayıp bulmaları ve en düşük fiyatla en değerli hasılayı üretecek bileşimi keşfetme çabası içinde, muhtelif ürünleri denemeleri için harekete geçirecektir. Bu süreçte, daha önceden keşfedilmemiş fırsatların kullanımını ortaya çıkarmaya yardım edecektir (Butler, 1996:68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüleceği üzere “kar” mefhumu rekabet sürecinde, gerek maliyet gerekse yeni talep alanlarının tespiti sahasında, bireyleri yeni ve girilmemiş alanları keşfetmeye zorlayan önemli faktörlerden birisidir. Hayek’in temel savlarından birisi, daha önce de değinildiği gibi piyasa faaliyetlerinden doğan fayda ve karşılıkların, insanları diğer insanların ihtiyaçları için (fiili zorlama olmadan) maksimum ölçüde çalışmaya sevk etmesidir. Bu anlamda “kar” toplum karşıtı (unsocial) veya havadan gelen bir kazanç olarak şöyle dursun, insanları çalışmaya ve karşılıklı fayda sağlamalarına sevk eden en önemli şeydir (Butler, 1996:68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsedildiği anlamda rekabet, belli şartlar altında kaynakları, farklı mal ve hizmetlerin üretimine tesis etmiştir. Bu durum, gerçekte bütün insanların bildiği olguları bilen ve bu bilgiden tamamıyla en etkin biçimde yararlanabilecek tek zihin tarafından hasıl edilebilecek ölçüde büyük bir verime yol açmıştır. Hayek’e göre, rekabetçi piyasa sürecinin ortaya çıkarttığı bu özel durum, iktisat teorisyenlerince entelektüel olarak o denli tatmin edici bulunmuştur ki, onu paragmatik olarak değerlendirmeye eğilim göstermişlerdir. Sonuçta rekabet meselesi, rekabet kural olarak bu sonuçları sağladığı için arzu edilmiş ya da hatta sadece bunları yaptığı zaman arzu edilirmişçesine muntazam ifade edilmiştir. Mamafih, piyasa lehine olan argümanı, bu özel “kusursuz rekabet” durumuna dayandırmak, bu durumun birkaç örnekte görülen istisnai bir durum olmasından kaynaklanan sebeplerle rekabetin bunu başaramadığı zaman zayıf olarak addedilmesine yol açabilmiştir. Böylece, rekabetin başarması gereken şeyin tamamen gerçeklikten uzak ve çok yüksek bir standardın korunması, genellikle onun başardığı şeyin, hatalı bir biçimde yeterince takdir edilmemesine yol açmaktadır (Hayek, 1997:99).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, kusursuz rekabet modeli iktisadi hayatın birkaç kesimi hariç varolmayan ve pek çok sektörde oluşturulmasına gücümüzün yetmediği ve bazen oluşturulsa bile meydana getirilmesi arzu edilir olmayan olguların varsayımına dayanmaktadır (Yayla, 1993a:138). Genellikle iktisat ders kitaplarında kusursuz ve tam rekabet modeli varsayımlar dört ana başlık altında toplanmaktadır (Dinler, 1993:171);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Atomisite koşulu (Alıcı ve satıcıların n sayıda mevcut olması)&lt;br /&gt;ii. Homojenlik koşulu (Alışverişe konu olan malların aynı nitelikte olması)&lt;br /&gt;iii. Mobilite koşulu (Piyasaya giriş ve çıkışların engellenmemesi)&lt;br /&gt;iv. Açıklık koşulu (Karar birimlerin tam bilgiye sahip olması)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öne sürülen bu varsayımların çoğuna Hayek’in itirazı vardır. Bu koşulların öne sürülmesi rekabetin niteliğinin anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, (bazen) tam rekabet koşullarının oluşmadığı durumlarda, bazıları daha düşük fiyatla mal satarak yeterli bir kar elde edebileceği halde, ürünlerini marjinal maliyetlerin (MC) üzerindeki bir fiyata (P) satmayı uygun bulabilecektir. İşte bu noktada kusursuz rekabet ortamını standart addeden bazı teorisyenler itirazda bulunarak, durumun kusursuz rekabet ortamına çekilmesini ya da diğer bir ifade ile firmaların P = MC durumuna kadar üretimlerini genişletmelerini isterler (Hayek, 1997:105-106).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada gözden kaçırılan nokta, hem üreticilerin ekonomik faaliyetlerde bulunması için kişisel çıkarlarına güvenip, hem de onların kendi çıkarlarına hizmet edecek üretimi yapmamasını istemenin paradoks olacağıdır. Üretim tarzını geliştirmeyi teşvik etmek genellikle bir şeyi en önce yapanın geçici bir kazanç sağlayacağı gerçeğini içermektedir. Üretimdeki birçok gelişme, kişi bu karların yalnızca geçici olacağını ve ancak önde bulunduğu sürece devam edeceğini bilse dahi, her bir kişinin böylesi karlar için çaba sarf etmesinden dolayı ortaya çıkmaktadır (Hayek, 1997:106).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber, herhangi bir üreticinin üretim maliyetleri (özellikle de marjinal maliyetleri) denetleyici bir yetkilinin netlikle belirleyebileceği objektif bir büyüklüğe de sahip değildir. Maliyetlerin gerçekte nasıl seyredeceğine ilişkin bilgi eksikliği, üreticilerin üretimlerini P = MC durumuna değin üretim genişlemesine gitmesini engelleyici bir süreçtir. Bu tam bilgi ortamında doğabilecek bir durum olabilir ancak zaten rekabet, en düşük maliyeti keşfetme çabasının ta kendisi olduğuna göre, girişimcinin fiyatları marjinal maliyetle eşit olacak biçimde üretimini artırması isteği anlamsızdır (Hayek, 1997:106).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Hayek bu sebepler nedeniyle P ñ MC anlamındaki “kar” mefhumunun da objektif olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Bu çerçevede P = MC durumunu ifade eden “yeterli kar” kavramının, girişimci için maruz kalınan riski meşrulaştırmaya “yeten kar” ile değiştirilmesi gerektiğini savunur (Hayek, 1997:107).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece fabrikasını geliştirmek üzere büyük yatırımlar yapan şirketin, üretimini (derhal) fiyatların onun marjinal maliyet seviyesine düşeceği noktaya kadar genişletip genişletmemesi, müstakbel gelişmelerin ihtimaline bağlı olacaktır. Yeni ve daha müessir bir fabrikada karlı olacak bir yatırımın yapılması, fiyatlar ancak bunların faaliyete geçmesinden bir süre sonra halen mevcut fabrikanın işletme maliyetinin üzerinde kalacaksa arzuya şayandır. Çünkü şirket girişimcisi için; yeni bir fabrikanın inşası, yalnızca bu yatırıma gömülen sermayenin amorti edilmesini değil, aynı zamanda onu meydana getiren riski telafi etmesi anlamındadır ve bu fiyatların marjinal maliyetlerin üzerinde kalmasını meşrulaştırmaktadır. Eğer bir firmanın başarılı olması halinde uzun vadede P = MC noktası miktarınca üretim yapması istenirse, hiçbir girişimci başlangıçta böyle bir risk almak istemeyecektir (Hayek, 1997:107-108).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda fiili tekelci karı elde eden bir firmanın, ürün fiyatlarını sadece marjinal maliyeti ucu ucuna karşılayabileceği noktaya kadar genişletmesi için zorlamanın, pratikte ortaya çıkarabileceği birçok zorluğun yanında; aslında esas problem bu durumun piyasa düzeninin dayandığı kanun hakimiyeti ilkesi ile bağdaşmamasıdır. Hayek bu konuda şöyle demektedir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Herhangi bir kişinin becerisini ya da haiz bulunduğu şeyleri hangi yoğunlukta kullanacağına hükmettiğimizde, becerisini bulmaca çözmede ya da sermayesini pul koleksiyonu edinmek için kullanmasını yasaklamamızdan daha fazla bir haklılığa sahip olamayız (Hayek, 1997:109).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üreticilerin tam bilgiye sahip olduğu şeklindeki bu türden yanlış düşünümün yanında, Hayek’e göre tam rekabet teorilerinin saçma taraflarından biride ürünlerin homojen olması varsayımıdır. Çünkü bahsettiğimiz anlamda rekabetin fonksiyonu üreticileri ayırmak, bir üreticinin diğer rakip üreticilerden daha iyi olduğu konusunda tüketicileri kanaat sahibi kılmaktır. Tıpatıp benzer iki doktor, iki manav yahut iki seyahat acentesi yoktur. Fakat bu onlar arasında rekabet olmadığı anlamına gelmez. Birbirleriyle aynı olmayan firmalar arasında rekabet gerçektende çok çetin olabilir (Butler, 1996:66). Sonuçta bu ve buna benzer tam rekabet varsayımları gelişme ve ilerleme için hiçbir fayda getirmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünürün genel anlamda karşı çıktığı tam rekabet düşüncesi ile, onun piyasa teorisinde keşif süreci olarak nitelendirdiği rekabet anlayışı arasında kesişen tek varsayım “piyasaya giriş ve çıkışın engellenmemesidir”. Çünkü giriş serbestisi piyasadaki yerleşik taraflar için gerçek bir tehdit oluşturacaktır. Aşırı karın varlığı piyasaya yeni firmalar çekeceği için, piyasadaki firmalar etkin çalışmak zorunda kalacaklardır (Oğuz, 2001b).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak herşeyin daha önceden bilindiğini varsayan kusursuz rekabet modelleri, değindiğimiz gibi açıkça rekabetin niteliğinin anlaşılmamasından ortaya çıkmıştır. Hayek’e göre rekabet sürecinde sonuçların önceden görülememesi önemlidir, zaten sonucu görebilseydik rekabete ihtiyacımız olmazdı. İşte, rekabet sonuçlarını önceden göremediğimiz halde, bir keşif yöntemi oluşturduğu için değerlidir. Ekonomi teorisi modeller oluşturarak bu keşif sürecini inceleyebilir ancak modelden çıkan sonuçlar suni olarak kurulan yapılarda test ettirilse bile gerekli bilgiye sahip olunamadığından gerçek hayatta teste tabi tutulamazlar (Hayek, 1997:105). Bu bilgiler ışığında bir keşif süreci olarak işleyen rekabet, engellenmediği taktirde piyasalarda şu üç durum ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Herhangi bir birey ya da organizasyonun nasıl üreteceğini bildiği ve tüketicilerin diğer seçeneklere tercih edecekleri bir fiyata kar ederek satabileceği her şey üretilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ii. Üretilen her şey, onu en azından aslında o şeyi üretmeyen herhangi biri kadar ucuza mal edebilenler tarafından üretilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iii. Satılan her şey, onu o fiyata satabilecek olan, fakat aslında satmayan biriyle aynı ya da daha düşük bir fiyatla satılır (Yümer, 1993:115).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e göre, rekabetin bu başarıları ilk bakışta mütevazı görünse de, bundan daha iyi sonuçlar veren başka bir usulünde bilinmediğini söyler. Ve rekabet nerede engellenir ya da önlenirse başarılarının şartları genellikle karşılanmaktan uzak olur. Rekabetin pek çok alanda hükümetin önceden düşünülmüş politikalarıyla daima engellendiği göz önünde bulundurulursa, rekabetin işlemesine izin verilen her yerde sonuca çok yakın bir biçimde yakınlaşma sağlanmış olmakla birlikte, bizler kesinlikle rekabeti başarması mümkün olmayan bir “mükemmellik” standardına göre işlemekten ziyade genel olarak mümkün kılmakla ilgilenmeliyiz&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[5]&lt;/a&gt; (Hayek, 1997:112-113).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünürün rekabet ile ilgili düşüncelerine ilişkin son bir noktaya daha değinmek gerekiyor. O da rekabetle ilgili yanlış bir kanaat olarak, rekabetin ancak rasyonel davranan bireylerin varlığıyla mümkün olabileceğidir. Bu kanaate göre, bireyler ve işletmeler rasyonel davranış sergiliyorsa yani kendi çıkarlarının nerede olduğuna ve nasıl sağlanabileceğine dair hesaplar yapabiliyorlarsa bir rekabet ortamı doğabilir ve rekabet fonksiyonel olabilir (Yayla, 1993a:143; Hayek, 1997:14).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek rekabet açısından olaya bakıldığında ilişkinin tam tersine olduğunu ifade eder. Düşünüre göre, rekabet insanları kendi varlıklarını ve konumlarını muhafaza edebilmeleri veya daha iyiye götürebilmeleri için rasyonel davranmaya iter. Rekabet teorisi piyasa sürecine katılan herkesin rasyonel olduğu varsayımına değil tam tersine rekabet süreciyle, diğerlerine göre nispeten daha rasyonel olan az sayıda bireyin davranışlarının geriye kalanları, varlıklarını sürdürebilmek için taklit etmeye sürüklediği varsayımına dayanır (Yayla, 1993a:143).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasyonel davranışın sahibine avantajlar sağladığı bir toplumda rasyonel yöntemler taklit edilmek suretiyle yaygınlaşacaktır. Ancak toplumda bireyin rasyonel davranarak yarar sağlamasına müsaade edilmiyorsa, rasyonel olmanın hiçbir anlamı kalmayacaktır. Bu sebeple rekabete işlerlilik kazandıran şey rasyonellik değildir. Rasyonelliği üretecek rekabet veya rekabete izin vermektir (Yayla, 1993a:143-144).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.5. İktisadi Genel Denge Eleştirisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neo klasik iktisadın (Walrasgil Genel Denge Analizinin) en temel kavramı, piyasa dengesidir ve bütün çaba çeşitli piyasaların dengeye varması için gerekli matematiksel şartların belirlenmesidir. Denge ile tüm planların karşılıklı bir şekilde gerçekleştirildiği ve herhangi bir düzeltmeye gerek kalmayan bir durum kastedilmektedir. Piyasadan elde edilen verilerle, piyasanın dengede olduğu hipotezinin tutarlı olduğu varsayılır (Yay, 1993a:55).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel denge teorisyeni Walras’a göre, kendisinin denklemlerle ulaştığı genel denge çözümü; piyasada serbest rekabet ve bireylerin yapacakları yeni sözleşmelerle gerçekleşir. Ona göre bireyler piyasaya bazı mal stokları ile ve ticaret amacıyla gelirler. Onların bu tavrına bağlı olarak fiyatlar oluşur. Eğer arz ve talep bu fiyatlarla birbirine eşit olursa hemen bir denge durumu ortaya çıkar. Eğer arz ve talep birbirine eşit değilse, bireyler aralarında yeni sözleşmelere yönelir ve bir süre sonra talep ve arzı eşitleyen denge fiyatı bulunur (Savaş, 1997:558). Sonuçta piyasa(lar) dengededir ve yeni bir denge noktası bilindiği zaman, bireyler hemen o noktaya geçerler. Bu durum sürecin varlığını açıkça dışlar (Oğuz, 2001b).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hayek’çi paradigma, denge kavramını piyasa sürecinin niteliği ve rolünü açıklamak için metodolojik bir hareket noktası olarak denge unsuru üzerindeki aşırı vurgunun, piyasa ekonomisinin en önemli yönlerini gözden kaçırmaya neden olacağını öne sürer, değinildiği gibi herşeyden önce piyasanın bir süreç olduğu unutulmamalıdır (Yay, 1993a:56).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat biliminin bu denge analizini “saf seçim mantığı” (pure logic of choice) olarak tanımlayan Hayek (Oğuz, 2001a), denge kelimesinin eğer bir anlamı varsa, onun ancak planlarının ne olacağını tam olarak bilen ve muhtelif amaçları tam ve sarsılmaz bir uyum içinde olan “birey” bağlamında mevcut olabileceğini ifade eder (Butler, 1996:70-71). Ama bir bütün olarak değerlendirildiğinde bunun gerçekleşmesi oldukça zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada bir bireyin dengede olması ne demektir ? sorusunun cevabı, birey ve toplum ilişkilerini (ve dengesini) ayırmak için yararlıdır. Bir bireyin faaliyetlerinin, aslında o bireyin planlarının bir parçası olduğu varsayıldığında, bireyin faaliyetleri arasında bir dengeden söz edilebilir. Bu durumda bilgi, zaman ve beklentileri içeren iki unsur ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Bir kimsenin faaliyetleri, o kişinin planlarının parçaları olarak düşünüldüğünde, kişinin bilgisindeki değişme, kişinin faaliyetleri arasındaki dengeyi ve dolayısıyla planı bozacaktır. O halde, denge bireyin yalnızca beklentilerinin doğru olduğu dönem esnasındaki faaliyetleri kapsar.&lt;br /&gt;ii. Denge, faaliyetler arasındaki sıkı bir ilişki olduğundan ve faaliyetler bir zaman süreci içinde yerine getirilebileceğinden, denge kavramının anlam kazanmasında zaman önemli bir öğe olarak karşımıza çıkar (Yay, 1993a:57).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda önceden kararlaştırılan bir plana göre belirli bir dönemde faaliyet gösteren (soyutlanmış) bir kimsenin dengesinde pek zorluk yoktur. Şüphesiz subjektif içeriği olan planlar, objektif bilgi olan dışsal gerekçelere dayanarak yanlış varsayımlara dayanabilir ve değiştirilmeleri gerekebilir. Ancak bireyin planını orijinal biçimiyle mümkün kılabilecek bir dışsal olay seti her zaman varolacaktır (Yay, 1993a:57).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda toplum için denge Hayek’te, bireylerin planlarının karşılıklı olarak bozulmadan birbiriyle uyumlu olması durumunda (Oğuz, 2001a) tutarlıdır. Bu ise ancak bir toplum için zamanın bir noktasında olur ve denge varsa, dışsal olaylar yani objektif veriler, toplumun tüm üyelerinin subjektif verilerine dayanan genel bekleyişlerine karşılık geldiği sürece devam edecektir (Yay, 1993a:58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte denge analizinde eleştirilmesi gereken nokta, bu objektif verilerle subjektif verilerin nasıl birbiriyle uyuşacağının araştırılmayıp, sadece dengenin varlığında bunların birbirleri ile uyuştuğunun varsayılmasıdır. İnsanların ne yapacağının analizi, onların ne bildiğinden başlaması gerektiğinden, dengeden objektif veriler çıkarılamaz (Yay, 1993a:58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Hayek tüm bu itirazlarına rağmen, yine de denge durumunu hepten reddetmez. Düşünür, piyasanın dengede olduğunu kabaca söylemenin bir anlamı olabileceğini belirterek, belli zamanlarda piyasada muhtelif bireylerin plan ve eylemlerinin, aman içerisinde birbiriyle uyumlu hale gelme eğilimlerinin olabileceğini ifade eder. &lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[6]&lt;/a&gt; Ancak bir durağan dengeden sözetmek mümkün değildir, piyasa içinde eğer bir denge varsa o da dinamik denge olabilir. O ise, bireylerin yeni değişikliklere karşı reaksiyonunun önceden tahmin edilemez olduğu ve bu nedenle dengeye doğru sürekli değişimi gösteren bir süreci ifade eder (Butler, 1996:71).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberalizmin 1970’lerin başlarından itibaren kısa sürede şaşırtıcı bir şekilde gerek yeniden kazanması ve (tekrar) güçlü bir ideoloji halini almasında önemli role sahip olduğu yadsınamaz olan Hayek’in düşünce sistematiğini iki geleneğin şekillendirdiği söylenebilir; bunlar iktisadi analiz boyutunu oluşturan Avusturya okulu ve siyaset felsefesi boyutunu oluşturan klasik liberal düşüncedir. Hayek’in bu iki temel geleneğe dayanan paradigmasını, diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, tüm görüşlerinin belirli metodolojik ilkelere dayanması ve görüşlerinin bu ilkelerle uyumlu olmasıdır. Tüm açıklamalarını metodolojik bireycilik-subjektivizm ile amaçlanmayan sonuçlar, kendiliğinden düzen, bilgi ve zamanın önemi gibi ilkelere dayandıran Hayek’in metodolojik yaklaşımı, teorilerin daha çok açıklama gücü ve mantıksal tutarlılık ilkelerine önem veren, öndeyilerin testine ise kuşkuyla bakan bir yaklaşım olarak tanımlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsedilen çerçevede, onun piyasa teorisini şekillendiren formatın çıkış noktasını da bu metodolojik ilkeler belirlemektedir. Bu noktadan hareketle O, gerek irdelediğimiz piyasa sistemine gerekse devlete bakışı ile, ders kitaplarındaki genel düşüncelerden önemli ölçüde ayrılmaktadır: Bilinene büyük eleştiriler getirmiş, yeni (ve daha gerçekçi) alternatifler üretmek üzerine çalışmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda, Hayek’in piyasa teorisi, neo-klasik iktisadın (Walrasgil Genel Denge Analizinin) zamansız üretim, tam bilgi, homojen mallar, anında dengeye varma gibi soyut ve gerçekçi olmayan kavramlara dayalı düşüncesine ciddi bir eleştiri getirir ve alternatif bir analiz geliştirir. O, bu alanda Menger-Mises düzleminde gelişen “piyasa süreci teorisi” olarak adlandırılan düşünce sistematiğine ciddi katkılarda bulunmuştur. Bu alternatif piyasa analizi; üretimin zamana bağlı olduğu, eksik bilgiye sahip iktisadi ajanların varlığı, heterojen mallar ve dengesizlik gibi gerçekçi varsayımlara dayanır. Piyasanın işlevi, kıt kaynakları bilinen alternatifler arasında dağıtmak değil, bireyler arasında yayılı ve dağınık olarak bulunan fırsat ve tercihlere ilişkin bilgiyi üretmek ve yaymaktır. Bu bilgiyi ortaya çıkaran rekabet mekanizması iken, ileten aygıt ise fiyatlar sistemidir. Bu anlamdaki piyasa, Hayek’e göre üstün ve mükemmeldir; çünkü bireylerin herhangi bir ortak amaçlar hiyerarşisine hizmet etmeksizin, kişisel çıkarlarını kendiliğinden uzlaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum aynı zamanda piyasa mekanizmasının, bireysel özgürlüğünde en gerekli unsurlarından biri olduğunu göstermektedir. Çünkü, piyasa bireylerin özgürce tercihlerini açıklayabildikleri ve bu tercihler arasında zora başvurmaksızın koordinasyonun sağlandığı bir mekanizmadır. Dolayısıyla Hayek’in piyasa savunusunun ardında etkinlik kadar belki ondan daha fazla özgürlük düşüncesi vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-3676932404181701041?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/3676932404181701041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=3676932404181701041&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3676932404181701041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3676932404181701041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/11/f.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-3471519892961435649</id><published>2007-11-04T22:40:00.000-08:00</published><updated>2008-02-06T10:23:11.901-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;DOĞAL DÜZEN VE TEK VERGİ DENEMELERİ: FİZYOKRAT OKUL VE TAKİPÇİLERİ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;                                         Salih ALP          Âdem KARAKAŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma temel olarak, Fransa’da doğmuş ve ekonomi politiğin alanında 1760–1770 tarihleri arasında çok kısa bir süre hüküm sürmüş, bu açıdan iktisadi ve siyasi bir kuram olmaktan öte entelektüel bir akım olarak kalmış olan fizyokrat okul ve onun görüşlerini bir çerçeve plan dâhilinde aktarmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede fizyokrat okulun politik iktisat sahasındaki katkılarının özellikle izleyicilerine düşünsel anlamda yaptığı reel etkileriyle irdelenmesi temel hedef olarak belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yapılırken öncelikle, fizyokratik düşüncenin ortaya çıkmasına neden olan iktisadi şartların durumu incelenecek ve bu okulun mensuplarına ilişkin bilgi verilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise onların felsefi ve politik görüşlerinin niteliği ele alınarak bu bağlamda iktisadi fikirlerinin ana hatlarına değinilecektir. Bu noktadan hareketle üçüncü bölüm, çalışmanın temel hedeflerinden olan ve fizyokratların iktisadi ve felsefi düşüncelerinin ekonomi literatüründeki etkilerinin tartışılmasını içerecektir. Bu anlamda fizyokrasiden etkilenen iktisatçıların fikirlerinin niteliği üzerinde durulacak ve son bölümde tüm bu bilgilerden hareketle bir neticeye ulaşılmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. FİZYOKRAT DÜŞÜNCE GELENEĞİNİN TEMELLERİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.1. Fizyokrat Düşünürler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar, iktisadi düşünce tarihinde ilk defa, tanınmış bir lidere sahip, bu lider etrafında birleşmiş ve liderin düşüncelerini savunan yazarları olan ve düşüncelerini yayacak bir dergiye sahip olan ilk “düşünce okulunu” oluşturmuşlardır (Savaş, 1998:225). Fizyokrasi kelimesi eski Yunanca physis (doğa) ve kratein (yasa) sözcüklerinden türetilmiştir. Bu sözcüğü ilk olarak 1768 yılında Pierre-Samuel DuPont de Nemours, okulun lideri Quesnay’ın eserlerini derlediği bir kitabında kullanmıştır (Kaykusuz). Ancak onlar daha ziyade kendilerine “economist” demişler ve 19. yy. sonlarına, A. Marshall’a gelene kadar iktisatçılara genel olarak bu ad verilmediğinden, bu onlar için hoş ve modern bir referans oluşturmuştur (Galbraith, 2004:53).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların son derece kaynaşmış bir topluluk olduğu ve fikirlerinin çoğunun bireysel değil de ortak bir konumla bağlantılı olduğu söylenebilir. Yine de öne çıkan üç önemli isim vardır. İlki ve en önemlisi F. Quesnay (1694–1774)’dır (Galbraith, 2004:53). Aynı zamanda okulun kurucusu ve lideridir. Küçük toprak sahibi çiftçi bir ailenin çocuğu olan Quesnay tıp eğitimi almış ve 1748 yılında “kral hekimi” unvanıyla saraya terfi ettikten sonra zenginleşmiş, 1755 yılında 62 yaşında iken bir çiftlik satın alarak toprakla uğraşmaya başlamıştır (Denis, 1973:162). Bundan sonra hayatta hiçbir şey için geç olmadığına dair ders sayılabilecek biçimde ekonomi üzerine eserler vermeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grubun ikinci üyesi, kraliyetin himayesinde olmasa da kamu hizmetinde Quesnay’ı geçen, zengin bir esnafın oğlu olan Anne Robert Jacques Turgot’dur (1727–1781). Doktrin olarak fizyokratlara dâhil edilse de kendisi onları her zaman aşmak istemiş ve çoğu zaman eleştirmiştir. 1774’te XVI. Lui’ye maliye bakanı olmuş, doğal düzene ve liberal görüşlere uygun hareket etmeye çalışmıştır. Lonca sisteminin gücünü kırmak için girişimlerde bulunmuş, asgari geçim emtiasının fiyatlarını düşürmek için buğday ticaretini serbest bıraktırmış, çeşitli feodal ve lonca imtiyazlarının kaldırılması için kararnameler hazırlamış, devletin bütçesi üzerinde düzenleyici kısıtlamalara gitmeye çalışmıştır. Ancak bütün bunlar çeşitli kesimlerin sert muhalefeti ile karşılaşınca, 1776 yılında kralın “istemeyerek” de olsa onu iktidardan uzaklaştırılmasına neden olmuştur (Küçükömer, 1972:95).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar içerisinde üçüncü en önemli kişi ise tarım üzerine bir gazete yayınladıktan sonra, Quesnay’ın yazılarını toplayan, onu da kendisinin ve arkadaşlarının unvanlarına dönüşen “La Physiocratie” başlığı ile yayınlayan Pierre-Samuel DuPont de Nemours’dur (1799–1817). DuPont daha sonraları Fransız devrimi sırasında karşı devrimci eğilimlerden kuşkulandığı için, Amerika’ya göç etmiş ve oradaki faaliyetleri sonucu girişimci kimliği ile kendisi ve ailesi için çok önemli olan DuPont sanayi hanedanlığının temellerini atmıştır (Galbraith, 2004:54–55). Bunlarla beraber belli başlı fizyokratlar arasında, Pierre-Paul Mercier De La Rıvıere (1720–1793) ve Victor De Rıquetti Mırabeau Markisi’nin (1715–1785) ismi sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1.2. Fizyokratik İktisadi Düşünceyi Hazırlayan Şartlar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkantilizm, ticari kapitalizmin ve yeni gelişen mutlak monarşilerin iktisadi düşüncelerini yansıtmaktaydı. Fizyokrasi ise girişimci çiftçiyi, büyük ölçekte üretim yapacak tarımsal üreticiyi ön plana çıkarmak isteyen reformların öğretisi olmuştur (Kazgan 1997:56).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkantilizmin teorik görüşlerine ve ekonomik yaşama getirdiği kısıtlamalara duyulan tepki Fransa’da, İngiltere’ye oranla daha şiddetli olmuştur. Fransız ekonomisi esas itibariyle tarıma dayalı olduğu için, J.B. Colbert’in sanayileşmeyi teşvik eden merkantilist önlemlerinden fazla bir yarar sağlayamamıştı (Savaş, 1998:225). Gerçi tüccar kapitalizmi ve onun gerek duyduğu zanaatkar sınıfın ürünlerini üreten fabrikalar Fransa ‘da da ortaya çıkmıştı, başta Paris olmak üzere Lyon, Bordeaux gibi diğer illerde tüccarlar ve onların malları ile işçilerin kenti olmuştur (Galbraith, 2004:51). Uygulanan bu merkantilist politikalar sanayinin dışa açılarak gelişmesine yol açmasına karşın tarıma dayalı ticarette bir gelişme sağlanamamış, özellikle Fransız eyaletleri arasındaki gümrük vergileri ve tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin kısıtlama, tarımdaki üretim artışının önündeki en büyük engelleri oluşturmuştur (Kazgan, 1997:56).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan başarısız sonuçlanan koloni savaşları ve sarayın savurgan harcamaları nedeniyle Fransız ekonomisi her geçen gün kötüye gitmeye başlamış ve buna bağlı olarak zaten vergi yükü üzerlerinde olan köylü ve kiracı çiftçilerin vergi yükleri artmıştır. Bununla beraber kralın vergi toplamakta yetersiz kalması, devletin savaş masraflarını ve artan saray masraflarını karşılamak için, kapital sahiplerinden borçlanma yoluna gitmesi nedeniyle bütçe de zora girmiş, ekonomi gitgide kilitlenmiş ve ekonomisi büyük oranda tarıma bağlı olan Fransız ekonomisinde toplumsal huzursuzluk baş göstermeye başlamıştır. Fizyokratlar işte böyle bir ortamda, bu toplumsal huzursuzluğu ortadan kaldıracak birtakım ekonomik düzenlemeler önermek için ortaya çıkmışlardır (Savaş, 1998:225).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. İKTİSADİ VE FELSEFİ AÇIDAN FİZYOKRATİK DÜŞÜNCE&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.1. Felsefi Temeller: Doğal Düzen Doktrini ve Doğal Kanun&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların birinci ve temel bağlanımı iktisadi ve toplumsal teşekkülü yönettiğine inandıkları “doğal düzen” kavramıdır (Galbraith, 2004:55). Onlara göre dünyada ki her şey ideal bir düzene sahiptir ve bu düzen kusursuz olup, yasaları Tanrının isteklerini yansıtmaktaydı. Önde gelen fizyokratlardan olan Mercier de la Riviere, bu düzeni şöyle açıklamıştır “Doğal düzen ve toplumun esası, insan eseri değildir, aksine, bütün doğanın yazarı tarafından fiziksel düzenin diğer bütün dallarında olduğu gibi kurulmuştur” (Savaş, 1998:227).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda fizyokratlar, Newton’un doğal bilimlerde yaptığını, mutlak ve nihai olarak sosyal dünya için yapmak istemişlerdir. Toplum hayatında yürüyen ilişkilere ait kanunlar yâda ilkeler akılcı bir yoldan, analizle bulunabilirdi. Sosyal hayatın hikmeti, bu hikmeti akılla arayanlara açıklanabilirdi. Sosyal hayatın doğal kanunları akılla bulunsa da, bunların sistemi bir defa kurulunca, bu kanunların değişmezliği, mutlaklığı sebebi ile şüphesiz onlara uygun hareket etmek, moral kuralları ve emirleri beraberinde getirecektir. Aynı yoldan, politik hukuki teoriler ve uygulamalar, hareketler, bu sistemden varolan kurallara göre bulunacak ve yapılacak, doğal kanunlarla örtüşmeyen diğer tüm kanunlarda ortadan kalkmaya mecbur olacaktır. Kısacası, bulunan kanunlar; mutlak, ebedi bir doğal düzenin açıklanmasından başka bir şey değildir (Küçükömer, 1972:85).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla beraber fizyokratlar, John Locke’un düşüncelerinden hareketle bireyi ve birey haklarını da ön plana çıkarmıştır. Onlara göre özel mülkiyet bireyin varlığını belirlediği için gereklidir, ayrıca her insan kendi kişisel çıkarının bilincindedir ve onlar her şekilde doğal yasaya uygun davranırlar. Böylece ekonomik sistemin temelini “kişisel çıkar” ilkesi oluşturur (Savaş, 1998:228). Böylece “herkes şahsi çıkarlarını izlediğinde, bütünün çıkarları ile de uygun hareket etmiş olur” (Küçükömer, 1972:85). Bu anlamda fizyokratlara göre, insan her davranışının yarar ve zararlarını hesaplar ve diğer insanlarla işbirliği yapmanın gereğini kabul eder. Bu gerçekten hareketle de ünlü sloganları “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”i (Laissez faire, laissez passer) ortaya atmışlardır (Savaş, 1998:228). Hatta onların belki de en büyük mirası kabul edilecek bu dört sihirli sözcük daha sonraları ekonomi literatüründe çok yer bulmuş ve özellikle piyasanın başarıları ile bir tutularak her türlü devlet müdahalesine karşı yeğ tutulacak bir sonuç olarak adlandırılmıştır (Galbraith, 2004:55).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın fizyokratlar, bu serbestliği ekonomik olarak düşünse de, politik özgürlük konusunda o kadar da rahat davranmamışlardır. Onlara göre, doğal düzen için en iyi yönetim şekli “monarşidir”. Çünkü doğal düzenin “doğal kanunlar”ı sadece gereksiz yasaların kaldırılmasına izin verirken, yasasızlığa asla imkân tanımamıştır. Hükümetin görevi, evreni yaratan ilahi aklı temsil etmekti ve bunu yaparken mutlak bir despot olmalıydı. Ayrıca yönetim işi de genellikle sanıldığının aksine karmaşık değildi, çünkü her vatandaş doğal kanunlara itaat edecek ve krala yapacak pek az iş kalacaktı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[2]&lt;/a&gt; (Savaş, 1998:229). Böylece yönetim; mülkiyeti korumak, eğitimi sağlamak, adaleti korumak ve yol bayındırlık işleri gibi birkaç ana konu içinde toplanacaktı (Talas, 1999:67).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.2. İktisadi Temeller: Tek Vergi Sistemi ve Ekonomik Tablo&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar iktisadi gelişimin sağlanabilmesini, sermaye birikimini teşvik edecek politikalarda aramışlardır. Birikimin önündeki engeller, onlara göre, kapitalist çiftçiler üzerindeki vergiler ve tarımsal ürünlerin önündeki ihraç yasağı olduğu için reçeteyi de bu alandaki düzenlemelerle oluşturmuşlardır (Çaklı, 1998:26). Onların bu alandaki anahtar kavramları ise “artık ürün”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[3]&lt;/a&gt; (produit net) dür. Ve bu artık ürün ancak, eşi ve benzeri olmayan bir üretkenliğe sahip olan tarım kesiminden elde edilebilirdi. Buna karşın hizmetler ve üretim kesimi kısırdırlar, bu sektörler üretim sürecinde yararlı olsalar da hiçbir biçimde artık ürün yaratamazlardı (Ekelund, 1990:87).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda fizyokratlar, toplumun üç sınıftan oluştuğunu kabul etmişlerdir. a-) toprak sahipleri, toprağın mülkiyetini ellerinde tutarlar b-) tarımda kiracılar, toprağı işler ve üretim yaparlar. Bunlar gerçek üretken sınıflardır ve sadece bunlar produit net’i ortaya çıkarır c-) kısır sınıflar olarak adlandırılan zanaatkârlar ve tüccarlar. Zanaatkârlar, üretim yapmaları için gerekli tüketimden arta kalan bir produit net yaratamazlar ama elde ettikleri gelirler yarattıkları değere eşit olduğundan artık ürün çerçevesinde değerlendirildiğinde yansız sayılırlar. Buna karşın tüccarlar, sadece malların satışına aracılık ettikleri ve değer yaratamadıklarından küçültücü etki yaparlar ve bunların gelirini produit net’ten indirmek gereklidir (Kazgan, 1997:57). Bu konuda Riviere’nin şu sözleri oldukça çarpıcıdır “Parayla ticari mallar satın alınır ve ticari mallarla da para satın alınır”. Buradan da anlaşılacağı gibi, ticaretin ve finansal faaliyetlerin yarattığı hiçbir arık ürün olamaz (Kaykusuz).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda tarım, devletin ve bütün vatandaşların zenginlik kaynağıdır. Tarıma teşvik ve destek sonuçta daha büyük bir ulusal refah için sadece en iyi değil, yegane yoldur (Galbraith, 2004:56–57). Produit net’in toplumsal sınıflararası dolaşımı ve tekrar oluşturulmasına gelince, burada Quesnay’ın “Ekonomik Tablosu” devreye girmektedir, “insan vücudundaki kan dolaşımı sisteminden” esinlenilen bu tabloda (Galbraith. 1989:22) hem mallar hem de para stokunun bir yıllık çevresel akımı söz konusudur (Kazgan, 1997:57). Önemli fizyokratlardan Victor Riquetti Mirabeau’un (1715–1789) “paranın ve yazının icat edilmesiyle birlikte, insan aklının üç büyük başarısından biri olarak gösterdiği” (Galbraith, 2004:58) tablonun en basit biçimde açıklanması şöyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış ticaretten soyutlanmış bir ülkede, tarımın gayrisafi üretim değeri 5 milyondur. Bunun 3 milyonu üretim gideridir. Çiftçiler bunun 2 milyonunu döner sermaye diye kullanır, bu tarıma geri döner. Geri kalan 1 milyon ise sabit sermayenin yenilenmesi için zanaatkarlara, 2 milyon da rant olarak toprak sahiplerine ödenir Toprak sahipleri, 2 milyonluk rantın 1 milyonunu gıda maddelerine, 1 milyonunu da mamul mallara harcar. Yani rant harcanırken çiftçiler ile zanaatkarlar arasında eşitlikle bölünür. Zanaatkârlar 1 milyon çiftçiden 1 milyon da toprak sahibinden olmak üzere 2 milyon elde etmiştir. Bu tutar hammadde ve gıda maddesi almak üzere tümüyle çiftçilere ödenir (Kazgan, 1997:58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevresel akım sonunda, herkes başladığı noktaya geri dönmüştür. Çiftçilerin eline (2 milyon zanaatkârlardan 1 milyon toprak sahiplerinden) 3 milyon geçmiştir. Bunun 1 milyonunu zanaatkârlara ödemiş, ellerinde toprak rantı ödemek üzere 2 milyon kalmıştır. Kısır sınıfın ise net etkisi sıfırdır. Bunlar (1 milyonu çiftçilerden 1 milyonu da toprak sahiplerinden olmak üzere) 2 milyon sağlamıştır ama 2 milyonu da çiftçilere geri ödemiştir. Bu anlamda eğer kısır sınıfların mal ve hizmetlerine harcama artarsa, safi hâsıla azalacaktır (Kazgan, 1997:58).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında modelin, girdi ve üretim tahsisinin sürekli bir para sirkülasyonu gerekli kıldığı görülmektedir (Hunt, 2005:68). İşte tam bu nokta, fizyokratların tasarruf yapmanın toplumsal zenginliği artırmada hiçbir katkısı olmayacağı gibi, tam tersine azaltacağı yönündeki görüşlerini netleştirmektedir. Bunun nedeni, onların, tasarruf yapıldığı takdirde genel talebin azalacağı, bunun tarım ürünlerine duyulan talebe de yansıyacağı ve sonuç olarak tarım ürünlerinin fiyatının azalacağı yönünde duydukları endişedir. Çünkü böyle bir durumda tarımsal üretim, dolayısıyla da artık ürün azalacak bu da toplumun fakirleşmesine yol açacaktır (Kaykusuz). Böylece fizyokratların, para sirkülasyonunu bozucu gelişmelerin ekonomik krizlere yol açabileceği tezini savunan Malthus, Keynes ve Marx’dan çok daha önce davrandıkları ifade edilebilir (Hunt, 2005:68).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların tüm bu çözümlemelerin ardından iki önemli sonuca vardıkları söylenebilir. Yalnızca toprak sahiplerinin elde ettikleri ranttan alınacak vergi ve serbest dış ticaret. Savundukları ücret kuramına göre ise, ücretler biyolojik minimum düzeyde oluşur. Ücretler bu düzeyi aşacak olursa, artan nüfus nedeniyle işçiler arasındaki rekabet, ücreti minimum düzeye indirecektir. Öte yandan da varsaydıkları rekabet koşullarında karlar da normal düzeyde oluşacaktı. Bu düzey sanayici, kiracı-çiftçi ve tüccarları üretime ancak ikna edecek düzeydir. Toprak sahiplerinin elde ettiği rant, toprağı üretimde kullanmak için gerekli olmayan bir artıktır. Dolayısıyla verginin, vergiyi nihai olarak ödeyecek olan sınıftan alınması gerekir. Vergilemeye elverişli yegâne gelir türü ranttır. Ranttan alınan bu (tek) vergileme, vergi toplama maliyetlerini de minimize etmeyi amaçlamaktaydı (Çaklı, 1998:26-27).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların serbest dış ticareti savunmaları ise, tarımsal ürünlerin daha büyük bir pazara açılarak tarımsal üreticilerin eline yüksek fiyatların geçmesini istemelerinden kaynaklanıyordu. Bu politika onlara göre, tarımı karlı kılarak birikimi teşvik edecekti. Quesnay pazarlanamadıkları sürece toprağın ürünlerinin servet oluşturamayacağını vurgulamıştır (Çaklı, 1998:27).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada son olarak değinilmesi gereken bir husus da özellikle Turgot’da ön plana çıkan ileride “azalan verimler kanunu” olarak adlandırılacak hususun açıklanmasıdır. Fizyokratlar, avanslarla (sermaye) üretim miktarı arasında sabit bir ilişkiden söz etmişlerdir. Oysa Turgot buna itiraz ederek "sermaye"”yavaş yavaş artırıldığı takdirde, öyle bir noktaya gelinir ki, sermaye her artırılışında üretime gittikçe daha az miktarda katkıda bulunur demiştir (Savaş, 1198:255). Turgot bu düşünceleri ile özellikle klasik okulun azalan verimler kanunu, faiz ve girişimcinin rolü ile birikim teorileri üzerinde öncü etkilerde bulunmuştur (Kazgan, 1997:59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. FİZYOKRAT DÜŞÜNCENİN ETKİLERİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.1. Henry George ve “Tek Vergi” Denemeleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu akımın etkilediği en önemli isimlerin başında gelen Henry George (1839–1897) ilk kitabını yazdığında, Fransız fizyokratların haklarında fazlaca bir bilgiye sahip değildir. Ancak daha sonraları onların doktrinleri hakkında kısa da olsa İngilizce bir kitap okumuş ve oldukça etkilenmiştir. Aslında bu düşünceleri daha öncelerden duymuştu: Bu “tek vergi” arazi vergisi uygulamasıydı ve diğer tüm vergileri ortadan kaldırıyordu. Ayrıca fizyokrasinin doğal hukuk ve serbest ticareti savunan fikirlerine vakıf olmuş ve birçok kitabında Quesnay ve arkadaşlarından çarpıcı bir biçimde bahsetmiştir (Fraenckel:1929).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanının en çok okunan yazarlarından birisi olan George, fizyokrat düşünceye benzer bir biçimde, toprak sahipliğinden kaynaklanan adaletsiz ve rastlantısal zenginlik ve bu zenginleşmeyle devlete finansman sağlanması yönünde yoğunlaşmıştır. O, 1849 altın akınının ardından San Francisco gibi bir yerde gelişen iktisadi yaşamın ortasından ve artan nüfusun ortasında, Ricardocu rant teorisinin erken bir zuhuruna tanık olmuştu. “Sınır ileriye kayıp, nüfus artmış, belli bir iktisadi canlılık sağlanmış ancak marjinal topraklara kayılması ile toprak sahiplerinin ciddi bir zenginliğe ulaştığı görülmüştü”. Bu zenginlik ve sefalet arasında kayıtsız kalamayarak, ünlü kitabı Progress and Powety’de (1879) şöyle demiştir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern uygarlığın belası ve tehdidi olan servetin eşitsiz dağılımının izini, topraktaki özel mülkiyet kurumuna kadar sürdük. Ve gördük ki, bu kurum var oldukça, üretken güçteki hiçbir artış kitleleri daimi olarak yararlandırmayacak; aksine, kitlelerin durumunu daha da zayıflatma eğiliminde olacaktır (Bkz: Skousen, 2005:231).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun çözümü ise ona göre oldukça basitti: sahibinin çabası ya da becerisinden kaynaklanmayan, nüfusun ve sanayinin genel ilerlemesinden kaynaklanan, toprak değerlerine dayalı, çaba gösterilmeden edinilen hak edilmemiş kazançlar vergiye tabi olmalıdır. George bu yolla toplanan gelirlerin devletin harcamalarını fazlasıyla karşılayacağına inandığı için, diğer tüm vergileri fazlalık ve gereksiz görmüştür. Böylece verginin ismi “tek vergi” olmuş ve yandaşları siyasi iddia ve faaliyetlerini bu temele dayandırmışlardır (Galbraith, 2004:157–158).&lt;br /&gt;Bir takipçisi bu “ranta” dayalı vergi sisteminin etkisine inancını şöyle ifade etmiştir. “Bu, elde toprak tutmadaki spekülatif karı kesinlikle ortadan kaldıracak, toprak fiyatlarını düşürecek ve dolayısıyla toprağı ucuzlatarak herkesin kolayca elde edebileceği düzeye geri getirecektir. Bu üretimin sınırını genişletecek, reel ücretleri artıracak bir yapı oluşturacak ve verimliliği özendirtecektir Ayrıca diğer bütün vergileri ortadan kaldıracaktır” (Skousen, 2005:232).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu çözümünün formülleştirilmesinde birçok problem vardı. Özellikle artan toprak değerleri, zenginleşmenin rastlantısal yegane bir biçimi olmaktan çok uzaktı, her türlü sanayi, taşımacılık, bankacılık girişimindeki pasif yatırımcılar da dahil olmak üzere, aynı yolla zenginleşmiş bir çok insan vardı. O zaman toprak sahipleri neden tek suçlu olacaktı? Bu yöntem çok daha başta izlenmiş olsaydı, koloniler baştan beri bu sistemle yönetilseydi bu olabilirdi ama artık bu mümkün değildi. Çünkü diğerleri ayırt edilip, sadece toprak sahiplerinin üzerine gidilmesinin açıkça bir ayrımcılık ifadesi olduğu yadsınamaz bir gerçekti. Bu tutum özellikle zengin ya da az zengin olsun birçok toprak sahibinin sert siyasal tepkisine maruz kalmıştır.. Ayrıca bir diğer problem de bu vergilerin devletin giderlerini karşılayıp karşılamayacağına ilişkin kuşkulardı. Bu konuda da ciddi tartışmalar yapıldı (Galbraith, 2004:158). Bu sebeplerden dolayı bazı siyasal gelişmeler olsa da hiçbir zaman kararlı adımlar atılamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2. W. Leontief’in “Ekonomik Tablosu”: İnput-Output Analizi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların etkilediği bir diğer isim olan W. Leontief ise matematiksel iktisadın en önemli isimlerinden birisidir ve geliştirmiş olduğu input-output analizi ile F. Quesnay’ın “Ekonomik Tablosunda” ki üretimin; çiftçiler toprak sahipleri ve zanaatkârlardan oluşan üç sınıf arasındaki dolaşımın yapısını bilimsel bir çerçeveye oturtmuştur (Savaş, 1998:865–866). Leontief’in geliştirdiği teknik her sanayinin diğerinden ne alıp sattığını bir akım biçiminde ortaya koyacak tablolardan oluşmaktaydı ve bu tablolar –kimi zaman biraz da alaycı bir yaklaşımla- Leontief’in “Ekonomik Tablosu” olarak adlandırılmıştır. Ancak O, 1973 yılında almış olduğu Nobel ödülü sayesinde ciddi bir saygınlık kazanmıştır (Galbraith, 2004:59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu analiz başlangıçta “kapalı bir model” için geliştirilmiş fakat özellikle ikinci dünya savaşının ardından “açık bir ekonomik sistem” için de uyarlanmıştır (Savaş, 1998:266). “İnput-Output” analizi temel olarak, her bir sanayinin birbirlerine sattıkları ve birbirlerinden aldıkları malların akımını içeriyordu ve sonuçta ortaya çıkan büyük kompleks, herhangi bir değişimin iktisadi sisteme nasıl dağıtılabileceğini göstermekteydi. Örneğin, otomobil üretimindeki bir artışın çelik sanayinin muhtelif unsurlarına nasıl yansıyacağının görülmesi gibi (Galbraith, 2004: 238).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnput-Output analizi Amerika’da daha çok harp ekonomilerinin gelişimini göstermesi açısından değerlendirilmiştir. Onlar bu şemayı, özellikle savaş zamanlarında uçak, tank, helikopter gibi askeri araçların imalini hiçbir ekonomik darboğaza rastlamaksızın artırılabilmesi amacıyla kullanmışlardır (Kazgan, 1997:370). Buna karşın bu türden sanayiler arası çözümlemeyi içeren tabloların, kapitalizm için ilginç ve aydınlatıcı olsa da sanayilerin diğerlerinden hangi miktarda ne gereksindiği bilgisine sahip olmaları gereken planlı ekonomilerde son derece elzem olduğu ortaya çıkmıştır. Bu da kendisi St Petersburg da doğmuş olan ve sonraları ailesinin ideolojik görüşleri nedeniyle Berlin ve Çin üzerinden Amerika’ya gitmek zorunda kalan Leontief’in sosyalist iktisadî başarının en yararlı katkı yapıcılarından biri olarak Sovyetler Birliğinde itibar görmesine neden olmuştur (Galbraith, 2004:238–239).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.3. Karl Marx ve “Artı Değer” Teorisi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratik düşünceden etkilenen bir diğer düşünürde Marx’dır. O, fizyokratların ekonomik tablosuna büyük önem vermiş ve “artık” üretim kavramını kendi teorisinin temel taşı haline getirmiştir (Savaş, 1998:256). Ancak Marx, “artığı” fizyokratların tarımsal faaliyetlere atfettiği teorilerinin aksine emeğin ekonomik süreç içerisindeki niteliğinde aramış ve bu teori “artı-değer” teorisi olarak iktisadi literatürde yer almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Marx’ın çıkış noktası “emek-değer” teorisi olmuştur. O, nispi değerlerin belirlenmesinde ve fiyatların oluşumunda emek-zamanın etken olduğundan hareketle, mübadelenin, toplumsal bakımdan emek-zamanının el değiştirmesinden ibaret olduğunu ve bu anlamda kısır (yani artık üretmeyen) bir faaliyet olduğunu ileri sürmüştür. Öyleyse, para, kapital olarak dolunum sürecinde nasıl da oluyor artmaktadır? sorusu ön plana çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre kapitalist, emek gücünü satın alıp üretimde kullandığında, onun kullanma değerine, yani tüm ürünlerine sahip çıkar, fakat ücret olarak sadece mübadele değerini öder. Emek gücünün mübadele değeri ile kullanma değeri arasındaki fark “artı değeri” oluşturur. Örneğin, emekçinin bir günlük tüketimini üretmek için gerekli zaman dört saatse, emek gücünün mübadele değerinin ölçüsü bu olacaktır; fakat emekçi günde sekiz saat çalışıyorsa, kapitalist kullanma değerini elde ettiği için, aradaki dört saatlik fark, kapitalistin ele geçirdiği “artı değerdir”. Emek gücüne mübadele değerini öderken, bunun yarattığı kullanma değerini elde etmesi, kapitaliste artı değer sağlar. Yani mübadele “kısır” bir faaliyet olduğuna göre, artı değer ancak üretim sürecindeki değer yaratma içinde oluşur (Kazgan, 1997:292).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratlar nasıl tarımda çiftçilerin elde ettiği üretimin sonucunda ortaya çıkan produit net’in toprak sahiplerine rant olarak gittiğini süzerek, toprak sahiplerinin bu nedenle ekonomik “tek vergi”yi ödemelerine hükmeden bir sonuca ulaştılarsa Marx’da bu artık teorisi ile bazı sonuçlara ulaşmıştır. Buna göre, kapitalizm önce köylüyü ve zanaatkârı üretim araçları mülkiyetinden yoksun bırakarak, emeğinden başka satacak hiçbir şey bırakamaz hale getirir. Sonra da emekçiye kullanma değeri yerine mübadele değerini ücret olarak öder ve aradaki farkı bir artı değer olarak alır. Bu süreç kapitalizmin değer kanunlarından doğar ve kapitalistin emeği sömürmesi ile son bulur. Dolayısı ile sistem kendi değer kanunları çerçevesinde adaletsiz, tutarsız veya haksız olmasa da sonuçta bir sömürüyü yani emeğin sömürüsünü doğurduğu için, reform imkânsızdır ve bu durum sınıflar arası çatışmanın da kaynağıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların, düşüncelerini ekonomi politik sahnesinde yeterince yayamamış olmalarına rağmen, A.Smith’in düşüncelerinden evvel çok az iktisatçı grubunun başarabildiği, kapitalizmin iktisadi sürecine ilişkin tutarlı ve titiz açıklamalar getirebilmiş ve fikirleri ile gelecek kuşak iktisatçılarına da yön verebilmiş önemli bir iktisat okulu olduğunu ifade edebilmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların felsefi olarak çıkış noktasını, Tanrı tarafından tasarlanmış, ideal bir düzeni yansıttığına inandıkları “doğal düzen” doktrini oluşturmaktadır. Bu doktrin onların nazarında “tartışılması anlamsız olan” bir sistemler bütününü ifade etmektedir ve bu durum bir kere teessüs edince artık onun yasaları ile hareket etmek kaçınılmaz hale gelecektir. Birey her ne kadar ön plana çıkarılmalı ise de, sonuçta bu düzenin korunması için mutlak bir despotluğun yani monarşinin devam ettirilmesi elzem hale gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın iktisadi anlamda ki düşüncelerinin temelinde, tarımdaki “artık ürünün” ortaya çıkarılmasını sağlayacak şekilde tarımsal üreticinin sermaye birikimine kavuşmasını sağlayacak politikalar yer almaktadır. Bu anlamda toplumsal sınıfı üç kesime ayıran fizyokratlar, (sadece) tarımdan elde edilen artık ürünün “rant” olarak toprak sahiplerine gittiğini bu nedenle toplumsal olarak verginin tek olarak onlardan alınması gerektiğini savunmuşlardır. Hem böylece vergi toplama maliyetleri de minimize edilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iddialarını “Ekonomik Tablo” adını verdikleri ve üretim sürecini açıklamaya yarayan bir model ile desteklemişler ve bu noktadan hareketle “artık ürün” oluşturabilen tek sektör olan tarıma yönelik her türlü teşvikin sağlanabilmesi için büyük çaba sarf etmişlerdir. Bu anlamda özellikle serbest dış ticarete yönelik destekleyici bir yöntem izlemişler, böylelikle tarımın önündeki engellerin kaldırılarak tarımsal sermaye birikiminin sağlanabilmesine yönelik bir adım atılmasına öncülük etmek istemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fizyokratların bu düşünceleri, dolaylı-dolaysız birçok iktisatçının görüşlerine etkide bulunmuş ancak bunlar arasında üç tanesinin ismi ön plana çıkmıştır. Bunlar, özellikle Amerika da bir dönem ciddi tartışmalara yol açmış olan “tek vergi” düşünceleri ile Henry George, ekonomik tablonun üretim sürecini kendi input-output analizine yansıtarak bilimsel bir niteliğe kavuşturan Leontief ve fizyokratların tarımsal “artığının” niteliğini değiştirip emeğin “artığına” dönüştürerek kapitalizme ciddi eleştiriler getiren Marx olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-3471519892961435649?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/3471519892961435649/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=3471519892961435649&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3471519892961435649'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3471519892961435649'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/11/doal-dzen-ve-tek-vergi-denemeleri.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-1568385979663084255</id><published>2007-11-04T22:37:00.000-08:00</published><updated>2008-02-06T10:27:21.296-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;LİBERAL DEVLET VE SOSYAL ADALET POLİTİKALARI'na HAYEK’Çİ BİR BAKIŞ&lt;br /&gt;                                            Salih ALP              Adem KARAKAŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GİRİŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ve onun sınırlarına ilişkin tartışmalar gerek iktisat ve siyaset gerekse diğer sosyal disiplinler içinde yüzyıllardır yapılagelmişler arasında belki de en önemli sorunsalların başında gelmektedir. Bu tartışmalar ve gelişen koşullar sonucu devlete değişik dönemlerde farklı nitelikler yüklenmiş ve böylelikle dönemler arası değişegelen bir çok devlet modeli ve uygulamaları ile karşı karşıya kalınmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma, temel anlamda bu devlet modellerini incelemekten öte daha spesifik bir çerçevede klasik liberal devlet anlayışını yine onun yirminci yüzyılda ki en önemli temsilcilerinden F.A. Hayek’in (1899-1992) yaklaşımı ile sunmayı hedeflemektedir. Bu yapılırken Hayek’in düşünce sistematiği ana temayı oluşturken, onun düşüncelerini etkileyen diğer klasik liberal filozofların görüşlerine de değinilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda çalışmanın ilk bölümünde daha genel bir değerlendirme yapılarak klasik liberal devlet anlayışına değinilecek, ikinci bölümde ise yine bu çerçeve dahilinde daha geniş olarak Hayek’in devlet ve onun kamusal boyutlarına ilişkin görüşlerine yer verilecektir. Üçüncü bölümde, özellikle 1930’ların ortasından itibaren bilhassa J.M. Keynes’in katkıları ile yükselişe geçen ve 1950 sonrası en parlak dönemlerini yaşayan “sosyal adalet ve politikalarına” ilişkin Hayek’çi bir eleştiri sunulacak ve dördüncü bölümde de buna ilaveten bu türden politikaların önünü kesmek amaçlı, düşünürün yeni bir demokrasi modeli olan demarşi kavramı ve bunun nitelikleri üzerinde durulacaktır. Sonrasında ise genel hatları ile sonuçlandırıcı bir düşünceye ulaşılmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. LİBERAL DEVLET ANLAYIŞI VE KANUN HAKİMİYETİ İLKESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisadi düşünce sistemleri arasındaki farkı belirleyen en temel faktörlerden biri, devletin ekonomik hayat üzerindeki etkinliğine verilen rol olmuştur. Genel anlamda devletin ekonomik hayattan (neredeyse) tamamen çekilmesi ve ekonomik hayatı doğal işleyişine bırakması yönündeki yaklaşımlar liberalizm olarak adlandırılmakta, devletin ekonomik hayatta da çeşitli derecelerde rol almasını savunan düşüncelerse, liberalizm karşıtı cepheyi oluşturmaktadır (Akdiş, 1994). Görev ve fonksiyonları yönünden beş ayrı devlet modelinden söz edilebilmektedir (Aktan, 1994:22; Aykaç, 2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Minimal Devlet&lt;br /&gt;ii. Sınırlı ve Sorumlu Devlet&lt;br /&gt;iii. Müdahaleci Sosyal Devlet (Karma Ekonomi Devleti)&lt;br /&gt;iv. Aşırı Müdahaleci Sosyal Devlet&lt;br /&gt;v. Sosyalist Devlet&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu devlet modelleri içerisinde sınırlı ve sorumlu devletin gerçek (klasik) liberalizmin savunduğu devlet anlayışı olduğu söylenebilir (Aktan, 1994:22 ve Akdiş, 1994). Liberal devletin sınırlı ve sorumlu niteliğine “hukuk devleti” ya da “kanun hakimiyeti” kavramlarıyla atıfta bulunulmaktadır (Yayla, 1992:187).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liberal teoride, kanun hakimiyeti doktrinini en ayrıntılı biçimde işleyen düşünürlerin başında Hayek gelmektedir. Hatta Hayek’in liberal sosyal teorisinin temelinin kanun hakimiyeti olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. Düşünürün kendiliğinden düzen ve buna bağlı olarak müdahaleci devletin karşısında olması ile kanun hakimiyeti arasında sıkı bir ilişki vardır. Hayek’çi liberalizmin iki temel ilkesinden biri kanun hakimiyetidir (Yümer, 1993: 133; Yayla, 1992:188).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanun hakimiyeti ilkesine geçmeden önce, Hayek’in sosyal teorisinin en ilginç kısımlarından biri olan “kendiliğinden düzen” fikrini irdelemek gerekmektedir. Çünkü bu düşünce sistematiği onun piyasa ve devlet (müdahaleciliği) üzerine geliştirdiği teorilerde kilit öneme sahip olmuştur. Düşünür bu alanda Mandeville, Hume, Adam Smith ve Adam Ferguson gibi İskoç politik iktisatçılarının şüpheci anti-rasyonalist geleneğini canlandırarak, sosyal evrim ve toplumsal değişimi anlamak için anti-rasyonalist kavramların öneminde ısrar etmiştir. Bu gelenek toplumsal düzenin nasıl oluştuğunu, nasıl korunduğunu anlamak için belirli bir metod önermektedir. Onlara göre düzen tek tek bireylerin etkileşimleri sonucu kendiliğinden (spontane) olarak oluşur. Dil, hukuk, piyasa, hatta devlet gibi önemli işlevlere haiz kurumlar böylelikle gelişmiştir. Onlar birisi tarafından tasarlanmış olmayıp, planlanmamış ve öngörülmemiş biçimde ortaya çıkarlar. Bir kere teessüs edince, toplumsal etkileşimleri koordine ederler ve başka bir çok kurumun gelişmesine imkan verirler (Gamble, 1997).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu türden düzenlere verilecek en iyi örnek piyasa ekonomisidir. Hayek’in bu üstün ve mükemmel olarak ifade ettiği piyasanın kendiliğinden düzenleyici mekanizmalarına her türlü (devlet) müdahalesi onun dokusunu bozarak olumsuz sonuçlara yol açacaktır. Bu nedenle her türlü müdahaleden kaçınılmalı, onun yerine kurallı bir çerçeve sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda kanun hakimiyeti ilkesi, kamu otoritesinin, piyasanın iyi işleyebilmesi için gerekli ortamı ve şartları hazır tutarken, aynı zamanda kendisinin bir değişmez kanun ve kurala bağlı kalmasını sağlar. Bu anlamda devlet bir “hukuk devletidir” ve kanun hakimiyetini esas almaktadır. Hayek’e göre kanun hakimiyeti doktrininin hedefi, vatandaşların kanunların kendilerini nasıl etkileyeceğini bilmelerini sağlamasıdır (Akdiş, 1994). Böylece ekonomik birimler, devletin alacağı karar ve uygulamaları öngörebilirler. Bu, kanun hakimiyeti teorisinin özünde “öngörülebilirlilik” ilkesi olduğunu göstermektedir (Butler, 1996:91). Bu ilkenin etkinliği için, kanunların şu dört özelliğe sahip olması gerekmektedir (Yayla, 1992:188);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Kanunlar tamamıyla genel olmalıdır, hiçbir bireye veya gruba olumlu veya olumsuz muamele yapmaya yönelmemelidir.&lt;br /&gt;ii. İnsanlara eşit olarak uygulanmalıdırlar.&lt;br /&gt;iii. Geçmişi kapsar olmamalıdırlar.&lt;br /&gt;iv. Bütün kanunlar, hükümet dahil herkesi bağlamalıdır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanun hakimiyeti ilkesi ile piyasadaki oyunun kurallarını belirleyen ve oyuna müdahale etmeyip, oyunun kurallarının uygulanmasına nezaret eden devlete (Akdiş, 1994) Hayek tarafından ayrıca, bahsedilmesi çoğu liberteryenin canını sıkabilecek, bazı meşru görevler yüklenmiştir (Gamble, 1997). Peki Hayek tarafından devlete ithaf edilen görevler nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. DEVLET VE KAMUSAL BOYUTLARI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, minimal diye adlandırılan devlet anlayışının yanında olmamıştır. Hatta böyle bir minimal devleti savunmak bir yana, ileri toplumlarda, devletin çeşitli sebeplerle piyasa tarafından sağlanamayan hizmetleri sağlamasında da bir sakınca görmemektedir (Hayek, 1997:65);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim hukukun uygulanması ve dış düşmanlara karşı savunmayı devletin yegane meşru görevi saydığımız gibi hatalı bir izlenim elde edilebilir. Geçmişte bazı teorisyenler gerçekten de böylesine bir minimal devleti savunmuşlardır. ( ... ) Böyle bir minimal devleti savunmak bir yana biz ileri bir toplumda hükümetin, çeşitli sebepler yüzünden piyasa tarafından sağlanamayan ya da yeterince sağlanmayan bazı hizmetleri yerine getirmek üzere vergilendirme yolu ile para toplamak için güç kullanması gerektiğini tartışılmaz buluyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e göre öyle alanlar vardır ki, buralarda hükümetin faaliyetlerde bulunması arzu edilmektedir, çünkü bu hizmetler, ondan faydalanan bireye bir ücret ödetilemeyeceği gibi bazen de özel teşebbüs tarafından üretil(e)meyecek niteliktedir (Yayla, 1993a:66). Ancak hükümetlerin ticari olarak ifa edilemeyen hizmetleri yerine getirmesini sağlamak amacı ile zorlayıcı yetkilere haiz olması, bu türden hizmetlerin sağlayıcısı ve düzenleyicisi olarak, onun zorlayıcı yetkilerini kullanması gerektiği anlamına da gelmez (Hayek, 1997:65).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek bu anlamda iki esas nokta üzerine vurgu yapmaktadır. Birincisi, sağlanacak hizmetlerin zorla alınan vergiler ile finanse edilmesi, onun aynı zamanda hükümet tarafından idare edilmesini ima etmez. Maliye problemi bir kez halledildikten sonra, toplanan fonlar çeşitli yollar ile, girişimcilere hizmetin sağlanması için paylaştırılabilir. Düşünür bu duruma, Friedman’ın çocukların eğitiminin kupon dağıtılarak özel okullar tarafından yürütülmesi örneğini vermektedir (Hayek, 1997:72).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci esas nokta ise, tam anlamıyla ortak (kullanımı olan) bir malın üretimi için devletin kullanılması genel anlamda aşağı bir yöntemdir keza bunların piyasa tarafından daha etkili bir yöntemle sağlanması için gerekli şartlar vardır. Söz konusu hizmetlerin üretilmesi piyasanın kendiliğinden mekanizmasınca yönlendirildiği taktirde en etkili üretim ortaya çıkacak ise, hizmetlerin üretimi mümkün olduğunca piyasa güçlerine bırakılmalıdır (Hayek, 1997:72).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetlenirse, devletin kamusal alanda bulunmasının sebebi, hükümetin bu alanda bir tekel olmasının değil, fakat daha ziyade başka yollarla daha iyi karşılanamayan hizmetlerin hükümetten karşılanması istenilen bir dizi ihtiyaç olarak anlaşılması gerekir. Buna karşın piyasanın ihtiyaç duyulan bir hizmeti tedarikte başarısız kaldığı yerde, hükümetin müdahale etme yönünde cebri yetkilerini kullanması tek ya da en iyi seçenek olarak da algılanmamalıdır. Düşünür bu anlamda bir alternatif olarak gönüllü birliklerin gözardı edilmemesini istemektedir. Ona göre hükümet daha kamu hizmeti alanına girmeden evvel birçok hizmetin bu tür birliklerle yapıldığına dikkat çeker. Halk eğitimi, kamu hastaneleri, kütüphaneler, müzeler, tiyatrolar ve parklar bu özel birliklerin önderlik ettikleri kurumlardır (Hayek, 1997:72).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakıldığında, bütün alanın, özel ve kamu kesimi olarak kabul edilmesi aldatıcı olabilir. Çünkü gönüllü birliktelikler bir üçüncü alternatif olarak “bağımsız sektör”ü oluşturmaktadırlar ve bunların muhafaza edilmesi, kamu hizmeti alanında devletin tekel yaratma tehlikesini hafifletmek yönünde önemli bir aşamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.1. Vergilendirme ve Kamu Sektörünün Büyüklüğü&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, kamu sektörünün büyüklüğünü belirlemede doğru yolun, önce halkın paylaşacağı vergi yükünün ölçüsü konusunda karara varmak olduğunu belirtmektedir. Ancak ondan sonra toplanan verginin nasıl harcanacağı konusunun tartışılması gerektiğini söyler (Butler, 1996:139). Çünkü hükümetlerin sağlayacağı hizmetler üzerinde rasyonel bir karar, yalnızca hükümet hizmetlerinin toplam hacmi üzerinde bir anlaşma elde edilecekse, bu durum, belirli bir harcama için oy veren her bir yurttaşın bu harcamalardan kendi payına düşen vergiyi bilmesini gerektirir (Hayek, 1997:79).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda kamu sektörü hizmetleri, kullansın ya da kullanmasın herkesin tüm hizmetler için ödemede bulunması şeklinde değil; bireyleri bazılarının bazı hizmetleri, diğer insanlarında diğer bazı hizmetleri aldığı ortak bir havuza pay ödemeyi kabul etmeleri şeklinde yorumlanmalıdır ki, böylece havuzun büyüklüğü konusundaki karar, diğerlerine sunulacak hangi hizmetlerin “sosyal bakımdan adil olduğu” konusundaki tartışmalardan ayrılabilsin ve bu karar, rasgele alınan herhangi bir ferdin yaptığı katkının karşılığında alacağı fayda konusunda bir karar haline gelsin (Butler, 1996:139-140).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hayek’e göre kamu maliyesinin temel kaygısı, başlangıçtan itibaren, en fazla parayı en az direnişle toplamak olmuştur. Asıl göz önünde bulundurulması gereken para toplama yönteminin toplam harcamalar üzerindeki denetleyici görevini yerine getirmesi hususu çok az dikkate alınmıştır. Bu durum kamu sektörünün mütemadiyen ve sınırsız olarak büyüme eğilimine yol açmış, artık bazı ülkelerde, milli gelirin % 50’isinden fazlasının hükümetlerce kontrol edilir hale getirmiştir (Hayek, 1997:80-81).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre bu, mevcut kurumların hükümet mekanizmasının genişletilmesi hakkındaki önyargısının sonucundan başka bir şey değildir. Önce “ihtiyaçların kararlaştırıldığı” ve daha sonra araçların temin edildiği bir sistemde de başka türlü olmasını beklemek oldukça zordur. Bununla beraber refah ve nüfustaki artışla birlikte, yalnızca ortak eylem yoluyla giderilebilecek ihtiyaçların payının büyümesi gerektiği şeklindeki büyük inanca inanmak için bazı sebepler varsa da özellikle hükümetlerin kontrol ettikleri hissenin, kaynakların ekonomik kullanımına yardımcı olacağına inanmak için çok az sebep vardır. Ayrıca bu gelişmeye taraftar olanların gözden kaçırdıkları bir nokta da bu yönde atılan her adımın toplum düzeninin, bu araçların idaresinin tevdi edildiği bürokrasi tarafından bir amaca hizmet edebilecek bir organizasyona dönüştürülebileceğidir (Hayek, 1997:80-81).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, bu noktada özellikle Galbraith’ın “toplumsal denge” adını verdiği ve hükümet hizmetlerini ön plana çıkaran düşüncelerini eleştirir. Ona göre hükümetin yerine getirmesi gerekli hizmetlerin bazılarının yetersiz bir düzeyde temin edildiği muhtemelen doğrudur. Ancak bu, hükümet harcamaları toplamının gereğinden küçük olduğu anlamına gelmez. Hatta gereğinden daha fazla bile olabilir ve bu durum da onun asli görevlerinden bazılarını ihmal edebileceği gerçeği gözardı edilmemelidir. Ancak şu anda kullanılan ve kaynakların ne kadarlık kısmının hükümetçe tevdi edilmesi gerektiğini belirleyen usulün niteliği, daha henüz başında, bu toplumun çoğu bireyinin tasvip ettiğinden ve hatta farkında bulunduğundan çok daha büyük olmasını muhtemel kılmaktadır (Hayek, 1997:82).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Hayek’e göre kamu sektörünün toplam büyüklüğünü belirlemek için, bu hizmetten faydalanacak olan bireylerin fedakarlık derecesini (fayda-maliyet analizi) bilmeleri ve bunu onaylamaları önem arzetmektedir. Ondan sonra bu toplam vergi büyüklüğüne göre, kamu hizmetleri yerine getirilmelidir. Böylece herkesin üzerinde en azından minimum kriterlerde mutabık kaldığı bir uzlaşma sağlanır. Bireylerin ödemeye istekli oldukları vergi fedakarlığının çok üzerinde bir oranın bireylerden tahsil edilmesi hususunda kaygılı olan Hayek’in, bugün uygulanan vergileme ilkeleri konusundaki düşüncelerini de bu noktada aktarmak önem arzeder hale gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, artan oranlı vergileme yöntemini, ekonomik etkilerinden daha çok toplum içerisindeki genellikle çalışkan ve başarılı, gelir düzeyi yüksek kişileri kayırmasından ve buna bağlı olarak uygulamanın genel hukuk kurallarına uymamasından dolayı reddetmektedir (Radnitzky, 2000:19). Bununla beraber Hayek, aslında dolaylı vergilerin daha düşük gelirler üzerine koyduğu oransal yükü dengelemek için bir dereceye kadar bu ilkeye katılır, ancak uygulamanın bu anlamda kullanılmayıp daha çok “yeniden dağıtım” politikası olarak kullanılması (Butler, 1996:141) onu ayrıca rahatsız etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan oranlılık ilkesini daha çok, genel hukuk kurallarının herkese eşit uygulanması gerektiği düşüncesine bağlı olarak reddeden Hayek, bu ilkenin (ve dahası vergilemenin) kabulüne ilişkin iktisadi olarak da bazı rahatsızlıkları dile getirmiştir. Bu itirazların iki ana grupta toplanması mümkündür. İlki yüksek marjinal vergi oranlarının insanların yeni buluş ve tecrübelerini yavaşlatması ve girişimciliklerini harekete geçiren “kar güdüsü” işlevini çökertmesidir. İkinci etki ise yatırım ve tasarrufa ilişkindir. Gelir, tasarruf yerine vergiye gittiği için, gelecekte zenginlik ve istihdam doğuracak “verimli” yatımlara harcanacak fonlar azalacak, ayrıca insanların tasarruf edebilecekleri herhangi bir sermayenin karşılığına sahip olamayacakları için, onu daha az verimli kullanacak hatta daha çok değerlendirilebilir dış sahalara çıkaracaklardır (Butler, 1996:142).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan oranlı vergi ilkesinin tüm bu dezavantajlarını göz önüne alarak Hayek, vergi sisteminin ancak makul olması durumunda vergi (ödeme) düzeyini maksimum nispette tutmaya karar veren bir çoğunluğa sahip olunacağını belirtmektedir. Düşünür, artan oranlı vergi sistemine bir üst sınır çizilerek bu girişimin aşılabileceği inancına da karşıdır. Keza bu, oldukça keyfi bir durum olup savunulması oldukça zordur. Bu anlamda ona göre, belki de en yalın genel kural hükümetin vergiyle elde ettiği toplam milli gelirin belli yüzdesini maksimum yasal marjinal vergi oranı tespit etmektir. (Butler, 1996:142-143).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.2. Güvenlik&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, minimal devlet savunucularının dahi, hükümetin icra etmek zorunda olduğunu kabul ettikleri, dış düşmanlara karşı savunma görevi hususunda ayrıntıya girmenin dahi yersiz olduğunu belirterek tartışmasız bu görevi devletin yerine getirmesi gerektiğini ifade etmektedir (Hayek, 1997:83).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca yabancı düşmanlardan gelen tehlike, toplumun bütün üyeleri için, cebri yetki sahibi bir teşkilat tarafından uğraşılacak tek tehlike de değildir. Fırtına, sel, deprem, bulaşıcı hastalık ve benzeri doğal felaketlerin etkileriyle de ancak bu türden bir teşkilat uğraşabilir ve bu türden durumların önüne geçmek veya çare bulmak için alacağı tedbirleri çok az kişi sorgulayabilir (Hayek, 1997:83).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Hayek’e göre, yakın geçmişe kadar hükümet faaliyetlerinin ihtiyaç olarak kabul edilmediği, ancak mahalli cemaat bağlarının zayıflaması ve hareketli bir toplumun gelişmesi sonucu, giderek artan sayıdaki insan gruplarının bir bağıntı kopukluğu nedeniyle destek görememeleri sonucu, başka yaygın bir risk sınıfı daha oluşmuştur. Hastalar, yaşlılar, fiziki ve zihni özürlüler, dullar, yetimler bu risk sınıfına dahil bireylerdir. Bu türden risk sınıfına dahil, toplumda yaşamını tek başına sürdüremeyecek olan ve herhangi bir desteği olmayan bireylere, devlet tarafından “taban gelir” uygulaması, ileri toplumlar için gereklidir. Hayek bu durumu şöyle özetler (1997:84);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Büyük sayıda insanı, küçük grupta üyeliğin verdiği nispi güvensizliği terk etmeye teşvik etmeyi amaçlayan bir sistemde, ilk başta onun avantajlarından yaralananlar kendi kabahatleri olmaksızın geçimlerini kazanma yetenekleri ortadan kalktığında (ve) kendilerini yardımsız bulduklarında, büyük hoşnutsuzluk ve şiddetli tepkilere yol açardı.”&lt;br /&gt;Ancak bu sınırlı güvenlik sisteminin hassasiyetle ele alınması oldukça önemlidir. Bu durum kesinlikle geniş kitleleri ilgilendiren sosyal adalet talepleriyle karıştırılmamalıdır. Düşünürün sosyal adalet ile ilgili düşüncelerine ileride detaylı olarak değinilecektir. Burada bahsedilen uygulama bir istisna niteliği taşımaktadır. Hayek bu istisnanın, evrensel olan liberal ilkelere zarar vermeyeceği inancındadır (1997:86);&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Burada şimdiki dünyanın mevcut gerçeklerinin kaçınılmaz kıldığı liberal politika ilkelerinin evrensel uygulamasının bir sınırlaması ile karşılaştığımız gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Bu sınırlamalar sırf özellikle müsamaha gibi liberal ilkelerin yalnızca liberal ilkelere itaat edenlere tutarlı biçimde uygulanabileceğini ima ettiği için argümanda öldürücü gedikler açmaz. Aynı durum bazı ahlaki ilkeler içinde geçerlidir. Dolayısıyla genel kuralların böyle gerekli istisnaları, hükümetin ısrarlı biçimde liberal ilkeleri izlemesinin mümkün olduğu alan içindeki benzer istisnalara hiçbir zaman meşruiyet sağlamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.3. Eğitim&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e göre belli bir seviyeye kadar zorunlu eğitim hizmetlerinin devletçe karşılanmasına ilişkin en önemli argüman, çocukların henüz sorumlu bireyler olmadıkları ve neye ihtiyaç duyduklarını bilemeyecekleridir. Bu sebeple bilginin elde edilmesinde tahsis edebilecekleri kaynakları kontrol edemeyeceklerdir. Ebeveynler ise, bu beşeri sermayenin getirisini, maddi sermaye ile karşılaştıramayarak, çocukların eğitimi için yatırım yapmaya her zaman hazırlıklı olmayacaklardır. (Hayek, 1997:93) Ayrıca demokratik kurumların, cahil bir toplumla işlemesi ihtimalinin olmaması ayrı bir problemdir (Butler, 1996:152).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sebeple, ileri meslek eğitimlerinden ziyade genel eğitimin hükümetlerce finanse edilmesinin bir gerekçesi vardır ama eğitimin hükümetçe yürütülmesi veya onun tekelinde olması lehinde bir gerekçe de yoktur (Butler, 1996:152). Bu anlamda Hayek, Friedman tarafından zikredilen ebeveynlere çocuklarını kendi seçtikleri okullarda eğitmede kupon verme önerisini benimsemiştir (Hayek, 1997:93). Böylece devlet ek masraflar dışında, çocuğun eğitimini karşılayacak ancak böylece bir devlet tekeli oluşmayacaktır. Yüksek eğitim veya özel mesleki eğitimde ise, R.C. Cornuelle’nin ortaya attığı “Birleşik Öğrenci Yardım Fonu” kullanılabilir. Böylece öğrenci aldığı bursla eğitimini sürdürecek ve eğitiminin sonunda elde edeceği gelir ile aldığı bursu ödeyecektir (Hayek, 1997:94).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.4. Hizmetlerdeki Hükümet Tekeli&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, devletlerin uzunca bir süredir iki önemli hizmet alanında tekel (veya imtiyaz) iddiası içinde olduklarını belirtmiştir. Ne var ki bu tekeller ne kamunun yararına getirilmiş ne de yararına sonuçlanmıştır. Bunlar para basma ve posta hizmetlerini sağlamadaki tekel haklarıdır. Bunlar halka daha iyi hizmet için değil, sadece hükümetin yetkilerini takviye için tesis edilmişlerdir. Sonuçta halka daha kötü hizmet edilmekle kalınmamış, para basma örneğinde olduğu gibi insanların geçimlerini sağlamaya yönelik olağan gayretlerinde (enflasyon gibi) tehlike ve risklere maruz bırakmışlardır (Hayek, 1997:87).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünüre göre posta hizmetlerini ilk sunan hükümetler değildir. Ancak özellikle vatandaşların birbirleriyle olan haberleşmelerini kontrol altına almak amacıyla devlet tekeline sokulmuşlardır. Hükümetlerin bu işe girmesi, insanların aldığı hizmetin kalitesini artırmamış hatta azaltmıştır. Ayrıca hükümetlerin bu alanda tek ve en büyük işveren olması, sendikaların onlara şantaj yaparak, kamu hayatını felce uğratabilecek güce kavuşmalarını sağlamıştır. Bunlarında ötesinde hükümetlerin bu alanda olması büyük bir kaynak savurganlığına yol açmaktadır (Hayek, 1997:87; Yayla, 1993a:161).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in posta tekelinden ziyade, hizmetler konusundaki asıl tedirginliği hükümetlerin ellerinde bulundurdukları para basma tekelleridir. Para emisyonu normal olarak, münhasıran hükümetçe yapılması gereken bir faaliyet olarak düşünülmesine rağmen, bu her zaman böyle olmamıştır ve böyle olması da gerekmez. Şüphesiz bir zamanlar, hükümetler (altın para sisteminde) paraların ağırlığı ya da saflığını garanti etmede yararlı bir rol oynamışlardır. Ancak hükümetlerin üzerinde tekel gücüne sahip oldukları “paranın hacmini” genişletebildikleri modern dünyada artık bu böyle değildir. Gerçekten para hacmini genişletme arzusu dayanılmaz güçlü bir arzudur; çünkü bu yolla geçici iktisadi canlanmalar sağlanabilmektedir (Butler, 1996:147). Ayrıca hükümetlerin refah devletine ulaşma çabalarında bir teşvik unsuru oluşturur (Akdiş, 1994). Keza para basarak fiyatların yükseltilmesi hükümetler için bir diğer avantaj daha teşkil eder çünkü reel borçlarda bir azalma meydana gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetçe avantajları kullanılan tekeller, aksine bireyler üzerinde ciddi tahribat yaratmaktadır. Hayek bu tahribatın ortadan kaldırılabilmesinin bir yolu olarak devletin para basma tekelinin kırılması ve “serbest bankacılık” sistemine geçilerek özel sektörlere de para basma yetkisinin verilmesini önerir (Akdiş, 1994). Böylece insanlara çeşitli alternatifler arasından en güvenilir ve istikrarlı olan parayı seçme imkanı tanınmış olacaktır (Butler, 1996:147). Düşünür bu anlamda hükümetlerin paranın değerini herhangi bir tehdide karşı korumakla görevli olduğu fikrini de anlamsız bulmaktadır (Hayek, 1997:88);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir ülkede kullanılan parayı, devletin kendisinden gelen (kalpazanlık hariç) bir tehdide karşı korumak için hükümete ihtiyaç duyulduğu elbette ki saçmalıktır. Para esasında devlete karşı korunmalıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in 1975 yılında Lozan’da yapılan “İkinci Altın ve Para Konferansında” bir şaka olarak ortaya attığı para basma tekelinin devletten alınarak özel sektöre verilmesi düşüncesi zamanla, devletin enflasyon doğurucu para politikalarına karşı bir çare olarak kabul edilmiştir (Akdiş, 1994). Farklı para birimlerinin piyasada tedavül ettiği ve fertlerin konvertibıl paralar arasında kuvvetli parayı zayıfına tercih ettikleri, ayrıca batıda farklı kuruluşlar tarafından çıkarılan seyahat çeklerinin para gibi kullanıldığı göz önüne alındığında, bu düşüncenin hiç de hayal olmadığı ifade edilebilmektedir (Yayla, 1993a:161-162; Akdiş, 1994).&lt;br /&gt;2.5. Emeklilik ve Sağlık Hizmetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünüre göre, emeklilik veya sigorta sistemiyle sunulan herhangi bir ödemenin hükümet tekelinde olması, hatta hükümetçe sağlanması için hiçbir neden yoktur. Başlangıcından beri “sosyal sigortanın” devlet kontrollü bir örgüt vasıtasıyla yürütülen zorunlu bir hizmet olduğu düşünülmüştür. Herkesin aynı organizasyonca korunmasının maliyetinin daha ucuz olacağı şeklindeki görüş, hizmetlerin arzındaki rekabetin doğuracağı potansiyel faydaları gözardı etmiş ve hükümetçe işletilen emeklilik programlarının yönetim maliyetlerini artırmıştır. Ayrıca çoğu sosyal politikalar gibi emeklilik sistemi de, gerçek sigorta ideallerini gerçekleştirmekten daha çok, gelirin yeniden dağıtımını amaçlayan bir oy kapma vasıtası haline gelmiştir (Butler, 1996:150).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın insanların yaşlılık dönemi, aile reisinin kaybı veya sakatlığın lüzumlu kıldığı ihtiyaçlara karşı korunmayı sağlamakta kararlıysak, o zaman uygun tedbirler alınmalıdır (Hayek, 1960:124-131; Butler, 1996:150-151). Örneğin, motorlu araç sahipleri için mecburi sigortayı, araç sahiplerinin menfaati için değil, fakat onlar tarafından yaralanabilecek kişilerin menfaati için isteriz. Bu prensip, emeklilik ödemesi, sağlık sigortası gibi alanlara da genişletebilir (Butler, 1996:151).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in bu refah uygulaması gibi görünen düşüncesine Butler’ın (1996:151) yorumu şöyledir; “Muhtemelen düşünür bu minimum gelir garantisini, geçici bir felakete maruz kalanlara primlerini ödeyebilme imkanı vermek için düşünmektedir. Ancak bu makul minimum gelir düzeyinin sağlanması, sigorta hizmeti arzının devlet tarafından sağlanması anlamına da gelmemelidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, sağlık sigortasının da zorunlu yapılmasının bazı gerekçeleri vardır. Keza kendilerini sigorta yaptırmayanlar, sağlıksız oldukları dönemlerde muhtemelen kamunun üzerine yük teşkil edeceklerdir. Ancak bu durumun sağlık hizmetinin ulusal düzeyde olmasını gerektirmeyeceği açıktır. Bunun sebebi bireylerin sağlık konusunda farklı tercih ve seçeneklere yatkın olmasıdır. Böylece her fert tercihine göre, piyasada faaliyet gösteren bir sağlık sigortası yaptırabilir (Butler, 1996:151-152).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. REFAH ARACI OLARAK SOSYAL ADALET VE POLİTİKALARI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.1. Bir Öndeğerlendirme: Adalet Teorileri, Liberalizm ve Hayek&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet kavramıyla ifade edilmek istenen değerlerin, ne olduğuna ilişkin olarak bir fikir birliğinin varolduğundan söz etmek zordur (Erdoğan, 1993:271). Bu anlamda literatürdeki adalet teorileri genellikle üç ana grupta toplanmaktadır. İlki, klasik liberalizmin adalet teorisidir. Buna sadece adalet veya piyasa adaleti gibi adlar verilmektedir. İkincisi, yine liberal gelenek içerisinde yer alan, ancak bazı yönleriyle klasik liberalizmden epeyce ayrı düşen ve refah devletini savunan adalet teorileridir. Bu teorilere verilen bir diğer isim, piyasa mekanizmasının sağladığının dışında, kısmi bir yeniden dağıtımı amaçlamalarından ötürü, dağıtımcı adalettir. Üçüncü grupta ise, radikal adalet teorileri yer almaktadır (Yayla, 1993b:58-59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gruplandırma pozitif ve negatif adalet başlıkları altında da yapabilmektedir. Negatif adalet teorisi, klasik liberalizmde John Locke, David Hume ile başlayan, Adam Smith ile gelişen ve günümüzde en etkin biçimde Hayek ve Nozick tarafından ifade edilmiş olan görüştür. Alternatifi pozitif adalet ise Thomas Hill Green ve John Rawls tarafından savunulmaktadır (Yayla, 1993b:59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Negatif ve pozitif adalet ayrımı esnasında dikkati çeken en önemli nokta, diğer sosyal değerler ve özellikle özgürlük ile olan ilişkileridir. Bu anlamda hem pozitif hem de negatif adalet anlayışları belirli bir toplumsal örgütlenme tarzını ifade etmektedir. Negatif adalet teorisi, bireyin dışarıdan gelen zorlama ve müdahalelere maruz kalmaması demek olan, negatif özgürlüğün bir uzantısı olarak doğar. Pozitif adalet teorisi ise, özgürlüğün iktidar ve yetenek ile özdeşleştirilerek, bireyin eyleme muktedir olması veya muktedir kılınması biçiminde yorumlanır (Yayla, 1993b:59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Negatif adalet anlayışını savunan klasik liberal yazarlara göre, adalet ancak ve ancak bireylerin eylemleri ile değerlendirilebilir. Adil olmak ya da olmamak bireyler arasındaki ilişkilerle ilgilidir ve bu anlamda piyasa ekonomisinin işleyişi içinde gelir dağılımının ya da bazı sosyal ilişki kalıplarının adil olup olmamasından söz etmek zordur (Yayla, 1993b:61). Onlara göre adil bir sistem, herkesin aynı derecede özgür olduğu ve aynı öngörülebilir kurallara tabi olduğu sistemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’in adalet anlayışı da bahsedilen klasik liberal “kural adaleti”dir. Ona göre bireysel eylemlere uygulanabilecek bir terim olan adalet somut sonuçlar ile değil, eylemlere rehberlik eden kurallarla bağlantılıdır. Bir eylemin adil mi gayri adil mi olduğu, o eylemin eylemde yer alan taraflara sağladığı somut sonuçlarla değil, eylemin belirli kurallara uyarak yapılıp yapılmadığına bakılarak belirlenir. Hayek’in bu kurallar verdiği ad, “adil davranış” kurallarıdır. Adil davranış kuralları soyut ve geneldir, özel kişilere karşı başından olumlu ya da olumsuz bir tavrı yoktur. Adil davranış kuralları, başlıca Hume’den bugüne varan çizgisiyle; bireysel mülkiyete saygı, mülkiyetin rıza ile transferi, sözleşmelere uyulması, hile ve zora başvurulmaması gibi negatif kurallardır. Bu kurallara riayet eden eylemler, kim için nasıl sonuç vermiş olursa olsun, adildirler (Erdoğan, 1993:273-274). Hayek’in bir pozitif adalet anlayışı olan sosyal adalet kavramı ve politikalarına getirmiş olduğu eleştiriler, kendi adalet düşüncesinin daha iyi anlaşılmasına yol açacağı gibi, pozitif adalet teorilerinin çıkmazını da göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2. Sosyal Adalet Serabı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değinildiği gibi, klasik liberal çizginin “negatif adalet” düşüncesini benimseyen Hayek, pozitif adalet ve refah devleti anlayışının da, 20. yüzyıldaki belki de en önemli eleştiricilerinden birisi olmuştur. O, birçok kitap ve makalesinde refah devleti düşüncesine yönelik (entelektüel) sert eleştiriler getirmiş ve bu durum 1976 yılında yayınladığı üç ciltlik “Law, Legislation and Liberty” adlı kitabının ikincisi olan “The Mirage of Social Justice”de zirveye çıkmıştır. Düşünür daha çalışmanın girişinde (önsözünde) sosyal adalet kavramı için şu çarpıcı sözleri sarfetmekteydi (Hayek, 1995b:16);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kavramı eleştirmeye dönük daha önceki çabalarımda her zaman boşluğa vurduğumu hissetmişimdir. Bunun sonunda, böyle durumlarda ilk defa yapılması gerekene yönelerek sosyal adalet idealini destekleyen, elimden geldiğince iyi bir muhakeme tarzını kurmaya kalkıştım. Ve ancak o zaman, imparatorun çıplak olduğunu, yani sosyal adaletin tamamıyla içi boş ve anlamsız olduğunu anladım. Hans Christian Anderson’ın hikayesindeki çocuk gibi: “Hiçbir şey göremiyordum, çünkü görülecek hiçbir şey yoktu” (...) Bu durumda sosyal adaleti gerçekleştirme girişimlerinin işlerliliği olamayacağını göstermekle yetinemezdim. Bu kavramın hiçbir anlama gelmediğini ve onu kullanmanın ya düşüncesizlik ya da sahtekarlık olduğunu izah etmek zorundaydım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İfadelerden de anlaşılacağı gibi oldukça iddialı bir üslupla kaleme alınmış bu eser, aynı zamanda oldukça ağır bir yazı diline ve kompleksliğe de sahiptir. Düşünürün sosyal adalete ilişkin bütün görüş ve düşüncelerini aktarması nedeniyle, bu bölümde kitabın takip ettiği yol izlenecektir. Bu anlamda özellikle (düşünüre göre) sosyal adalet düşüncesinin kaynağının ne olduğu ve özgür bir piyasa düzeninde anlamsızlığı üzerinde durulacak daha sonra özgürlük ile olan (trade off) ilişkisine değinilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2.1. Sosyal Adalet Düşüncesinin Kaynağı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e (1995b:96-100) göre sosyal adalet teriminin kullanılması nispeten yeni olup, en fazla yüzyıllık bir geçmişe sahiptir ve başlangıcından itibaren sosyalizmin odağında yer alan özlemleri tanımlamaktadır. Klasik sosyalizm taraftarları başlangıçta genellikle üretim araçlarının sosyalleştirilmesini amaçlamış böylece onunla zenginliğin adil dağıtımının gerçekleştirilebileceğini düşünmüşlerdir. Ancak, sosyalistler daha sonraları yeniden dağıtımın “vergilendirme” (ve onunla finanse edilen kamu hizmetleri) yoluyla büyük ölçüde gerçekleştirilebileceğini bulmaları ve pratikte kendilerinin daha önceki taleplerinin rafa kaldırıldığını keşfetmelerinin ardından, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi onların baş vaadi haline gelmiştir. Böylece yeni toplum, klasik liberalizmin amaçladığı toplumun düzeninin, bireylerin adil eylemini gerektirmesi düşüncesinin aksine adalet ödevini gitgide daha fazla, insanların ne isteyeceğini emretme yetkisine sahip makamlara yüklemiştir. Bu arada sosyal adalet terimi istediği etkiyi de yaratmıştır. Çünkü terim hem diğer bütün siyasal hareketler hem de çoğu ahlak hocası ile ahlak vaizi tarafından sosyalistlerden tedricen devralınmıştır. Ayrıca çeşitli modern, otoriter ve diktatör yönetimlerin de sosyal adaleti temel amaç olarak ilan etmesiyle sosyal adalete bağlılık gerçekten de ahlaki duyguların baş kaynağı, iyi insanın ayırt edici vasfı ve vicdanlılığın saygın bir işareti haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda toplumlarda sosyal adaletin yeni bir ahlaki değer olduğu ve ahlaki kuralların mevcut çatısı içerisine yerleştirilebileceğine ilişkin yoğun bir inanç oluşmuştur. Böylece, yeterince kabul görmemiş olan bu kavramın sosyal düzenin karakterinin tümüyle değiştirileceği anlaşılamamıştır. Sosyal adaletin başarılabileceğine olan inanç nedeniyle, devletin eline sosyal adalet adına özel çıkar gruplarının taleplerini karşılamak üzere artık reddedilemeyecek büyük yetkiler sunulmuştur (Hayek, 1995b:100-101).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hayek, sosyal adalet düşüncesinin, insanların geçmişte uygarlığın gelişmesini teşvik etmiş olan değerlerin birçoğunu terk etmeye adanmış beyhude bir araç olduğunu ve eninde sonunda, istenilen bir şey olmadığının anlaşılacağına inanmaktadır. Bu anlamda O, sosyal adaletin anlam(sızlığ)ını keşfetmeye yönelik çabalarında iki nokta üzerinde odaklanmıştır. Öncelikle sosyal adaletin anlamsızlığı nereden kaynaklanmaktadır ve sosyal adalet uygulamaları (politikaları) toplumun bünyesinde nasıl bir etki yaratmaktadır (Hayek, 1995b:101-102). Bu soruların cevabı, sosyal adaletin aslında nasılda bir adaletsiz mekanizmayı işlettiğine dair düşünürün fikirlerini özetlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2.2. Sosyal Adalet ve Anlamsızlığı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek herhangi bir örgütlenmeden farklı olarak özgür insanlardan oluşan bir toplumda sosyal adaletin boş ve anlamsız olduğu iddiasının çoğu kişiye inanılmaz gelebileceğini, ancak bunun daha çok insanlardaki liyakat ve haketme duygusundan kaynaklandığını ifade eder. Ancak nasıl iki farklı kadere sahip insanın durumunu irdelerken, kötü kadere sahip olan insan için “adaletsizlik” kelimesini kullanamıyorsak (çünkü bu durum onun elinde değildir) özgür bir toplumda yaşayan insanların faaliyetleri sonucu ortaya çıkan durumunun da adaletsiz olduğunu ifade etmek anlamsız olacaktır (Hayek, 1995b:102-103).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bir kişinin kendi mesleğini seçmesine imkan sağlayan ve kendi bilgisini kendi amaçları için kullanmasına izin veren, yapılan işlerin sonuçlarının öngörülemediği bir sistemde sosyal adalet zorunlu olarak boş ve adaletsiz olacaktır. Mamafih sistemde hiç kimsenin iradesi, farklı insanların nisbi gelirlerini belirleyemez veya bu sonuçların kısmen tesadüfe bağlı olmasını önleyemez. Sosyal adalet ancak bireylere ne yapacaklarının emredildiği (ordu benzeri) bir güdümlü ekonomide veya kumanda ekonomisi içinde anlam kazanır, çünkü böyle bir ekonomi adil davranış kuralları ile değil, belirli talimatlarla yönetilmektedir (Hayek, 1995b:102). Böylece bireylerin durumları ve performansları merkezi otorite tarafından değerlendirilir ve buna uygun gördükleri kıstaslara göre, onlara ne verileceği kararlaştırılır (Yayla, 1993a:178).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, farklı birey ve grupların konumlarını herhangi bir kişi ya da otorite tarafından tasarlanmadığı özgür bir toplumda, ödüllerdeki farklılıkları kendi başına adil veya adaletsiz olarak tanımlamak anlamlı değildir. Çünkü adil davranış kurallarının uygulanmasına yönelik piyasa sürecinde sonuçlar, kesinlikle öngörülebilir olmayıp, bunlar bir bütün halinde hiçbir kimsenin bilgisi dahilinde bulunmayan çok sayıda duruma bağlıdır. Bu süreç içinde bireylerin davranışları adil ya da adaletsiz olabilir ancak bireylerin tamamıyla adil davranışlarının başkaları için öngörülemeyen sonuçları adil ya da adaletsiz olamaz (Hayek, 1995b:104).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek bu durumu kısmen beceriye kısmen de şansa dayanan bir “oyun” süreci ile berraklaştırmış ve bunu katallaksi oyunu olarak tanımlamıştır. Bu oyun, tüm oyunlar gibi amaçları, becerileri ve bilgileri farklı olan her bir katılımcının hareketlerine rehberlik eden kurallara göre cereyan eder. Bu oyunda ortaya çıkacak sonuç önceden bilinemez ve her zaman benzerleri gibi kazananlar ve kaybedenler olacaktır. Bu oyunun adil olmasını ve kimsenin hile yapmamasını istemekte ısrar edebiliriz ancak farklı oyuncular için sonuçların adil olmasını istemek saçma olacaktır. Çünkü sonuçları, kısmen beceri kısmen de şans belirleyecektir (Hayek, 1995b:105-106). Bu duruma katkı olarak, Friedman’ın “piyango” örneği verilebilir. Friedman şöyle demektedir (Friedman, 1988:262);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğuştan yetenekleri eşit olan bireylerden oluşmuş bir grup düşünelim. Bunlar ödüllerin son derece eşitsiz olarak dağıtılacağı bir piyangoya katılmaya hazır olsunlar. Oluşacak gelir eşitsizliğinin, bireylerin başlangıçtaki eşitliklerinden, çok (daha fazla) yarar sağlamasına olanak tanınması gerekir. Gelir dağılımını olaylar olduktan sonra tekrar yapmak, o insanların piyango fırsatını geri çevirmesi ile eşdeğerdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, bu bağlamda sonuçların adaletinden veya adaletsizliğinden söz etmenin anlamlı olmayacağını belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2.3. Sosyal Adalet ve Özgürlük&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de değinildiği gibi sosyal adaletin ne anlama geldiği çoğu defa yeteri kadar açık değildir. Bazen mutlak eşitlik anlamında kullanılır. Bu bakımdan eşitlik ile sosyal adalet arasında kısmi bir iç içelik vardır. Ancak mutlak eşitlik savunulması ve haklılaştırılması pek kolay olmayan, beklenildiği kadar ikna edici olmaktan uzak bir argüman olduğu için, genel anlamda sosyal adalet teorileri başka alanlara kaymışlardır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda sosyal adalet teorileri farklı ilkeler çerçevesinde salınmışlardır. Vlastos genel anlamda bu ilkeleri dört ana başlıkta toplamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;i. Herkese ihtiyacına göre&lt;br /&gt;ii. Herkese değerine göre&lt;br /&gt;iii. Herkese yaptığı anlaşmaya göre&lt;br /&gt;iv. Herkese çalıştığına göre (Bkz.: Erdoğan, 1993:276).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu ilkelerinde bir özgür piyasa toplumunda ne anlama geldiği açık değildir. Diğer ilkelerinde savunucuları olmakla beraber, sosyal adalet teorisyenleri daha çok “herkese değerine göre” ilkesi üzerinde durmaktadırlar. Böylece kişiye toplumsal bir değer biçme misyonu çerçevesinde sosyal adaletin herkesin toplum için değerine karşılık dağıtımı başarması savunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hayek’e göre toplum için değer kavramı oldukça belirsiz ve beyhude bir amaçtır. Düşünür; adil bir fiyat, adil bir ücret ve adil bir gelir dağılımı kavramlarının tarihçesinin şüphesiz çok eskiye dayandığına işaret ederek, bununla beraber filozofların bu kavramlar hakkında spekülasyonda bulundukları iki bin yıl boyunca, bir piyasa düzeninde bu anlamda neyin adil olduğunu belirlememize izin verecek tek bir kuralın bile keşfedilemediğini söylemektedir (Hayek, 1993a: 129).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona göre özgür bir piyasa toplumunda “toplum için değer” kavramı anlamsızdır. Çünkü piyasanın dağıttığı ödüller, üretilen hizmetlerin belli kişiler için değerini yansıtmaktadır. Doğal olarak herhangi bir hizmet toplumun farklı üyeleri için farklı değere sahip olacaktır. Bu durumun aksi ancak özgür olmayan totaliter rejimlerde olabilmektedir (Hayek, 1995b:110).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın hemcinsleri için değeri yerine, toplum için değerinden söz etmek çekici olmakla beraber, oldukça yanıltıcı sonuçları vardır. Örneğin, bir Beethoven sanatının, bir Leonardo resminin veya bir Shakespeare oyununun icrasının bile toplum için değil, fakat yalnızca onları bilen ve takdir edenler için bir değeri vardır. Bir boksörün veya romantik şarkıcının toplum için bir viyola virtüözünden veya bale dansçısından (birinciler milyonlara hizmet verirken, ikinciler çok daha küçük bir gruba hizmet vermekte) daha değerli olduğunu ileri sürmek ya da durumun tam tersini ifade etmek Hayek’e göre oldukça anlamsızdır. Burada önemli olan nokta hakiki değerlerin farklı olması değil fakat farklı kişi gruplarınca farklı hizmetlere atfedilen değerlerin karşılaştırılamaz olmasıdır (Hayek, 1995b:100-111).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca buradaki asıl mesele; çoğu durumda, bir kişinin faaliyetlerinin başkaları için sahip olduğu değer hakkında kitlelerin hiçbir fikrinin olmaması ve devletin yetkisini kullanma tarzını belirleyecek olanın, zorunlu olarak onun önyargısı olması demek de değildir. Asıl mesele, hiçbir kimsenin, piyasanın ona söylediğinden başka bir şey bilememesidir. Aslında çoğu defa, insanların belirli etkinliklere karşı gösterdiği çabaya karşılık piyasanın onlara verdiği değer yeterli olmayabilir ancak bu durum bir adaletsizlik olarak algılanamaz. Hayek farklı çabalar gerektiren işlerdeki nisbi gelirler arasındaki böyle bir farkın sosyal adalet politikaları ile giderilmesinin hiçbir işe yaramayacağını şu cümleleri ile özetlemektedir (Hayek, 1995b:112-113);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir hizmetçi ile bir kasabın, bir kömür madencisi ile bir yüksek mahkeme hakiminin, bir dalgıç ile bir lağım temizleyicisinin, yeni bir endüstrinin kurucusu ile bir jokeyin, bir vergi müfettişi ile hayat kurtaran bir ilacı bulanın, bir jet pilotu ile bir matematik profesörünün nisbi ücretlerinin ne olması gerektiğini sorduğumuz zaman, sosyal adalete başvurmak bize en küçük bir yardım bile sağlamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda, özgür bir piyasa düzeninde toplum için değer kavramı anlamsız ise, insanların, hizmetlerinin toplum için değerine ilişkin düşünceye göre uygun olarak ödüllendirilmeleri gerektiği düşüncesinde ısrarcı olanlar, bu ödülleri bireylere dağıtacak ve onlara görevler verecek olan otoritenin varlığını peşin olarak kabul edecektir. Başka bir ifade ile sosyal adalet gerçekleşecekse, bireylerden öngörülebilir genel kuralların dışında, yalnızca kendilerine yönelik özel emirlere de uymalarının istenmesi gerekir, bu da açıkça organizasyona dayalı bir otorite gerektirir. (Hayek, 1995b:121) Yani sosyal adalet mefhumuna ne kadar çok yaklaşılmak istenirse özgürlükten o kadar uzaklaşmak zorunda kalınacaktır (Yayla, 1993a:191).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek bu anlamda, sosyal sonuçlara dayanan moral ilkenin kabulünün mevcut uygarlığın temellerinin oturduğu, işlevlerine nadiren iştirak edebildiğimiz kuralların ince ahlaki değerler manzumesini zayıflatacağına inanmaktadır. Ona göre, sosyal adalet amaç haline gelince, özgürlüğe ait tutum ve davranışların ortadan kalkmaya başladığını gösteren bir çok örnek mevcuttur (Butler, 1996:116).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal adaletin özgür toplumun piyasa düzeninde hiçbir anlamının olmaması ve uygulanması halinde bireysel özgürlüğe ciddi zararlar verebileceğini ifade ettikten sonra, Hayek’in konu üzerinde ısrarla durduğu diğer bir husus da sosyal adalet taleplerinin kimlerden geldiği ve bu taleplerin ne gibi sonuçlar doğurduğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle ki hükümetin bir takım liyakat ölçüleri veya sosyal adalet temeline göre gelirin yeniden dağıtımını (ki bu keyfi ve takdiri olmak zorundadır) bizzat üstlenmesi ya da amaç edinmesi, onun çeşitli birey ve gruplardan gelen ve birbirine rakip birçok taleple yüz yüze gelmesine neden olacaktır. Herkes gayret ve çalışmalarının diğerlerinden daha değerli olduğunu ve kendilerine ilişkin payın artırılması gerektiğini iddia edecektir. Kimin ne alması gerektiği hususunda karar vermeye yardım edecek üzerinde mutabık kalınmış kararlar olmadığı için, hükümetin kararları takdiri ve önceden tahmin edilemez mahiyette olmaya zorunlu olacaktır. Ayrıca gelir dağıtımının başlangıç amaçları da açık olmadığı için, hükümet belki belli grupların taleplerini karşılayan, ama piyasa sisteminin işlemesine engel olan muğlak kurallar icat edecektir. Bu anlamda hükümetin eylemleri hususunda herhangi bir açık ve genel kuralın olmaması, toplumun üyelerinin zihinlerinde genel kurallara karşı bir saygısızlığa yol açabilecektir (Butler, 1996:121-122).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda siyaset mekanizması artık gelir pastasından bir pay alma çabasına dönüşecek ve hükümetin fonksiyonları zayıflayacaktır. Böylece hükümetler çeşitli çıkar gruplarının baskısı altında kalacak ve farklı çıkarları bağdaştırmaya çalışan hükümet her defasında daha fazla müdahaleye mecbur kalacaktır. Ayrıca, kendi çıkarlarını koruma amacı, çeşitli gruplar arasında kendi üstünlüklerini kurma ve hükümeti de bu anlamda ikna çabalarını da beraberinde getireceğinden; hangi grubun etkisi daha fazla ise o daha fazla kayırılacaktır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[2]&lt;/a&gt; Hayek’in bu düşüncesini Butler (1996:23) şöyle açıklamaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir hayır kurumu haline gelen parlamento veya hükümet, böylelikle dayanılmaz bir şantaja maruz hale gelir. Kısa süre sonrada hangi grupların umumun pahasına ihsana mahzar olacağını liyakatin (taşınan vasıfların) belirlemesi sona erip, bunu tamamen siyasal gereklilik belirler hale gelecektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum hükümeti sorumlu hale getireceği için şahsi sorumluluk nosyonunu tersyüz edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.2.4. Sonuçlandırıcı Değerlendirmeler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal adalet teorilerinin can alıcı noktasının, toplumdaki değerlerin belli ilkelere göre dağıtılması üzerinde toplandığı söylenebilir. Ne var ki, bu teorilerin en problemli yanı da burada kendini göstermektedir. Çünkü üretimin tümüyle toplumsal olduğu yanılgısını ve toplumun amaçlarda birleşen küçük çaplı bir cemaat olarak anlaşılması bir yana bırakılsa bile, sosyal adalet teorileri devleti eninde sonunda ahlaki bir varlık (entity) olarak görmekte ve ona doğru ve değerli olanı bilmek ve bulmak bakımından insanüstü bir değer atfetmektedirler. Gerçekten de sosyal adaletçi yazarlar bir yandan “adil” dağıtıma ilişkin objektif ölçütlerin bulunabileceğine inanmakta, öbür yandan bireylerin özgür eylem ve işlemlerine duymadıkları güveni devlete karşı duymaktadırlar. Oysa, (Hayek’in gösterdiği gibi) ne devletin sosyal adaleti gerçekleştirmesi gerektiği hususunda tam bir anlaşmaya varmak mümkündür, ne de dağıtımın hangi ilkelere göre yapılması gerektiği hususunda bir genel anlaşma sağlanabilir. Özgür toplumda bunun aksini garanti etmeye imkan yok gibidir. Bunu gerçekleştirmeye çalışmak, belli bir anda siyasal toplumun iktidar mevkiinde bulunanların kendi adalet anlayışlarını, devlet zoruyla kişilere uygulamaları demektir. Daha da kötüsü, gitgide artan oranlarda bireylerin özgürlüğüne müdahale ederek sonuçlanacak olmasıdır (Erdoğan, 1993:277).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta sosyal adalet fikrinin temellerinin incelenmesi, Hayek’i bu ilkenin şiddetle reddine götürmüştür. Düşünüre göre, sosyal adalet feryatları toplumun müktesebatının dayandığı kazanılmış disiplinle uyuşmaz. Ama en kötüsü, sosyal adalet taleplerinin, neden özel muamele görmeleri gerektiğine mantıki bir neden gösteremeyen özel menfaat gruplarının talepleriyle, diğer insanların hemfikir olmaları gerektiği şeklinde, samimi olmayan bir öneri olmasıdır. Ona göre, sosyal adalet zannedildiği gibi talihsiz insanlara yönelik, masum bir iyi niyet ifadesi değil, özel gruplardan gelen imtiyazlı bir durumdur. Hayek bu durumun vahametini, sosyal adaletin aslında gerçek adaletin zıttı olduğunu ispatlamaya çalışarak göstermek istemiştir. Gerçek adalet, genel ve kabul görmüş kuralların kılavuzluğunda olup, farklı bireyler ve gruplar arasında taraf gözetmez (Butler, 1996:133).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle Hayek, ne zaman sosyal adalet kavramı zikredilse, çok ihtiyatlı olunması gerektiği kanaatindedir ve kendi açısından, böyle entelektüel bakımdan itibar edilemeyecek bir düşünceye açıkça muhalefet etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şuna inanıyorum ki, hemcinslerime hala yapabileceğim en büyük hizmet, gücüm yetiyorsa, bu sahte büyüyü bir daha asla kullanmayacak şekilde onları utandırmaktır. Bugün özgür bir uygarlığın bütün değerlerini imhaya götürecek şeyleri iyi duygularmış gibi gösteren kabustan insanları kurtarmayı, bunun için hiç değilse çaba sarfetmeyi ve bunu güçlü ahlaki duygularına saygı duyduğum pek çok kimseyi ciddi bir biçimde gücendirmek pahasına da olsa yapmayı kendim için ahlaki bir görev sayıyorum (Hayek, 1995b:17).”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. LİBERAL BİR DEVLETİN ANAYASASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4.1. Demokrasi, Kanunlar ve Devlet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Özellikle) sosyal adalet gerekçesi ile yapılan devlet merkezli müdahalelerin sınırlarını aşması ve giderek toplumun bütün kurumlarını içine alması (Başbuğ, 1999:268), Hayek’in yayınlanmış çalışmalarında “devletin büyümesini kontrol meselesine” giderek artan miktarda yer vermesine neden olmuştur (Butler, 1996:165). Hayek’e göre modern toplumlarda devlet, özel hayatın (bireysel özgürlüğün) bir çok yönüne müdahale eder olmuştur ve herşey kelimelerin anlamlarını kaybetmiş olduğu gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Başlangıçta devletin gücü anayasa (güçler ayrılığı) ve örfler ile sınırlandırılmaktaydı. Ancak adım adım sınırsız demokrasiye kayıldıkça, hükümetler çoğunlukta olduklarını iddia edebildikleri müddetçe herşeyi yapabilir hale gelmişlerdir (Özel, 1993:149).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunluk yönetimlerinin, kanunların yerini alması nedeniyle bizzat kanunlar anlamlarını kaybetmişlerdir. Oysa geleneksel anlayışta, kanunlar evrensel bir ilkedir. Bugünse özellikle “sosyal devlet” adına (Hayek, 1993a:138) özel çıkarlara hizmet etmek üzere değiştirilebilen bir kurallar dizisi haline gelmiştir (Özel, 1993:149). Hayek, bu anlamda (gerçek) kanunlar ile bugün parlamentoların aldıkları ve kanun adını verdikleri olağan kararlar arasındaki farkı tanımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanunlar daha çok bir fikre (opinion) dayanırlar. Bu fikir dar bir zamana sıkışmış olmayıp yüzyıllar öncesinden gelen yaygın bir mutabakatı yansıtır. Ardında belirgin bir irade olsa da olmasa da, kanunlar güçlü bir fikri mutabakatı yansıtırlar.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[3]&lt;/a&gt; Kanun somutluktan ziyade soyutlukla ilgilidir. Kısa vadeli kararlar ve bunların yöneldiği yararlardan çok ilkeler ve bunların uzun vadeli yararlarıyla bağlantılıdır. Kanunlar yapılmazlar, onlar uzun zaman dilimleri içinde oluşurlar. Karmaşık anonim süreçlerin, engin tecrübelerin ürünleridirler (Yayla, 1993b:232-233).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık parlementonun yaptığı ve yanlış bir adlandırmayla kanun adı verilen metinler ise yüzyıllara yayılan fikirlerin yerine kısa dönemli kanaatlere ve bir iradeye dayanırlar. Kısa vadeli somut çıkarlarla ilgilidirler. Oluşmazlar, yapılırlar. Genel değil, kısmi olabilirler (Yayla, 1993b:233).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek, bahsedildiği gibi demokrasilerin hem kuvvetler ayrımının zayıflamasından, parlamento ile hükümetlerin aynılaşmasından&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=5615253324283458735#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[4]&lt;/a&gt; hem de kanunların niteliğinde meydana gelen değişmelerden dolayı yozlaşma ile karşı karşıya olmasından&lt;br /&gt;(Yayla, 1993b:233) ciddi bir tedirginlik duymaktadır. Çünkü ona göre, demokrasilerin bir çoğunluk rejimi olması nedeniyle iktidarların keyfi hareketlerine karşı bir tedbir almayı gereksiz görmesi, demokratik deneyimin bütün büyük liberal ilkeleri ikinci plana atması sonucunu doğurmuştur (Hayek, 1997:149).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel kurallarla sınırlanmamış, her şeye kadir, hükümdar bir parlamento demek keyfi bir hükümete işaret edecektir ve hükümet, tedbirlerini destekleyen oylarının sayısını artırdığı sürece her şey mubahtır. Ancak sınırsız yetkilere sahip demokratik hükümetlerin giderek zayıflama eğimine girmesi, onun çoğunluğun desteğini elde etmek için farklı çıkar gruplarının hizmetine girmeye mecbur bırakacaktır. Hayek bu durumu “gerçekten de tarih boyunca hükümetler, bugünün hükümetleri kadar sayısız özel menfaat gruplarının belirli arzularını tatmin etme mecburiyeti altında olmamıştı” (Hayek, 1997:149) diyerek özetler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, açıktır ki çoğunluk hükümetini böyle yüceltilmeye değer bir kurum yapan unsurların çoğu, gerçek adalet ilkeleri pahasına, çoğunluk hükümeti müessesesinin bireylerin özel alanları gibi müsait olmayan alanlara genişletmesine yol açar. Bu anlamda, seçilmiş meclislerin halk otoritesine dayanmaları sebebiyle uygun gördükleri her tedbiri almalarında özgür olmaları inancı yanlıştır (Butler, 1996:163). Hayek bu durumu ve çözümünü şöyle ifade eder (Hayek, 1997:153);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle görünüyor ki hür bir anayasa artık bireyin hürriyeti anlamına değil, fakat parlamentodaki çoğunluğun canının istediği kadar keyfi şekilde hareket etme serbestisi anlamına gelmektedir. Ya özgür bir halka sahip olabiliriz ya da özgür bir parlamentoya sahip olabiliriz. Kişi özgürlüğü, bütün otoritenin halk oyunun onayladığı uzun vadeli ilkelerle kısıtlanmasını gerektirir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayek’e göre “sınırsız demokrasinin” bu sonuçları göstermesinin belli bir zaman aldığını söylemektedir. Bir süre liberal anayasacılık (kuvvetler ayrılığı ilkesi) hükümetlerin gücü üzerinde bir kısıtlama getirerek etkili olmuştur. Bütün keyfi iktidar uygulamalarını önlemek üzere tedricen tahsis edilen temel ilke kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğüne sebep oldu. Bütün bunlar, hangi şartlar altında bireyin zorlamaya tabi tutulmasının kabul edilebilir olduğunu tanımlamaya ve hükümetleri sınırlamaya hizmet etmiştir (Hayek, 1997:149).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak demokratik denetimin, iktidarın keyfi kullanımına karşı herhangi bir tedbiri gereksiz kıldığına olan inanç arttığında, bütün bu bahsedilen liberal ilkeler bir kenara itilmiştir. Bu anlamda salt anayasacılık olarak güçler ayrılığı ilkesinin, iktidarı adalet ilkesi içinde tutmaya yetmediği ya da etken olmadığı görülmüştür. Mesele güçleri ayırmak değil, onları kontrol altına almaktır (Butler, 1996:164). Bu anlamda Hayek, gerçek demokrasinin “sınırlı demokrasi” olduğunu ısrarla vurgulamış ve gerekirse gerçek anlamını tamamen yitirmiş olan demokrasi kelimesinin sınırlı demokrasiyi anlatmak üzere “demarşi” kelimesi ile ikame edilebileceğini ifade etmiştir. Demarşi sistemi; halkın kaba güce sahip sayılmadığı fakat John Locke’un sözleriyle günübirlik kararnamelerle değil, ilan edilip halkın bilgisine sunulmuş ve devamlı olmak üzere konulmuş yasalarla yönetmek işiyle sınırlı bir hükümet sistemidir (Aktan, 1997:11).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan anlamda Hayek, hukukun üstünlüğü ilkesinin erozyona uğraması ve temsili meclisin yetkilerinin sınırsız genişlemesini engellemek için, anayasal düzenin kuvvetler ayrılığı ilkesinde, birbiriyle ittifak içinde çalışmayan ve hatta aynı tür konularda dahi karar vermeyen farklı kompozisyona sahip iki ayrı meclisi gerektirdiğini savunmaktadır (Butler, 1996:164-165). Bu anlamda Hayek kısmi bir anayasa modeli ortaya koymaya çalışmıştır (Yayla, 1993b:235). Modelde 3 ayrı anayasal organ bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasama meclisi: Bu meclis adil davranış kurallarının ne olduğunu ortaya koymakla yükümlü olacak ve içinde parti yahut hiziplerin mevcudiyeti olmayacaktır. Hayek bu meclise oldukça fazla bağımsızlık verilmesinden yanadır. Bu bağımsızlığı da ancak meclis üyelerini uzun bir süre için seçme ile başarılabileceğine inanır. Çünkü bu insanlar her yönüyle herhangi bir parti veya kurumun desteğine ihtiyaç duymamalı ve gelecek kaygısı yaşamamalıdır. Hayek bu meclisin başarılı olacağına olan inancı “şüphesiz ilk defa bu sistem, gerçek bir kuvvetler ayrılığının hukuka bağlı yönetimi en etkili bir hukuk devletini mümkün kılacaktır” (Butler, 1996:165-166) diyerek ifade eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet edici meclis: Bu meclis esasıyla hükümete ilişkin görevlerini yerine getirmek üzere çalışmalarını sürdürecektir. Ancak çalışma alanı yasama meclisince belirlenen adil davranış kuralları içinde olacaktır. Bu çerçevede, maddi ve diğer tüm kaynakların kullanımında tam kontrole sahip olacaktır (Butler, 1996:166). Vergilendirme meselesi, bu anayasal düzenlemenin işleyişini çok iyi ortaya koymaktadır. Vergi tarhının zorlayıcı bir faaliyet oluşu nedeniyle yasama meclisince konulan genel kurallara uygun biçimde yapılması gerekir. Böylece elde edilecek paranın vatandaşlar arasında bölüştürülebilmesine yönelik temel kuralları yasama meclisi alırken, buna mukabil harcamaların toplam miktarının ve yönlendirilmesinin hükümet edici meclis tarafından kararlaştırılması gerekir (Hayek, 1997:188).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi: Bu iki meclisin yetkileri arasındaki ayırım oldukça açık olmasına rağmen, pratikte her zaman bir çok ihtilaf ortaya çıkabilecek ve bunlar ancak özel bir mahkeme vasıtasıyla çözülebilecektir. Bu görevi anayasa mahkemesi yürütecektir (Butler, 1996167).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F.A. Hayek’in yirminci yüzyılda, klasik liberal düşünce geleneğini savunan ve onun yenilenmesi görevini üstlenen en önemli düşünürlerden birisi olduğu, çoğu yazar tarafından kabul edilen bir gerçektir. O, sadece bu geleneğin düşüncelerini geliştirmekle kalmamış aynı zamanda da ona karşı saldırıları bertaraf etmeye çalışmış ve karşıt düşüncelere de liberal bir eleştiri getirebilmek uğruna zamanının önemli bir kısmını ideolojik rakipleri ile giriştiği polemiklerle harcamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlamda Hayek’in devlet ve onun politikalarına ilişkin bakışı da bu gelenek üzerine oluşmuştur. O, devlete bakış açısı ile klasik liberal düşünceleri devam ettirerek “sınırlı ve sorumlu” devlet anlayışını savunmuş, bununla birlikte her halükarda liberallere atfedilen minimal devlet anlayışının ise karşısında olmuştur. O belli boyutlarda devletin ekonomik hayat içinde bulunmasına karşı çıkmamış buna karşın mümkün olduğunca işlerin piyasaya bırakılmasında ısrar etmiştir. Ona göre problem olan devletin ekonomik hayattaki rolünden öte, devletin asıl görevinin piyasada ki oyunun kurallarını belirlenmesi ve sonrasında ise izlenmesi görevinin altının çizilerek belirginleştirilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Hayek’i asıl endişelendiren konu, devletin özellikle sosyal adaleti sağlama adına piyasaya müdahale etmesine ilişkin düşünce ve uygulanalar olmuştur. O bu türden politikaların aslında çok anlamsız ve kişiler arasındaki liyakati bozucu olduğunu ve devletin tamamen keyfi ve eşitsiz bir biçimde hareket ederek toplumdaki belli çıkar gruplarının adına hizmet etmesi sonucunu doğuracağına kanaat getirmiştir. Böylece kişisel özgürlüklerin zedeleneceği varsayımında olmuştur. Bu açıdan o, sadece sosyal politikalara ekonomik dejenerasyon kaygısı ile yaklaşmamış aynı zamanda ciddi bir sosyal felsefe ile reddiye sunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu politikalardan o kadar sıkıntı içindedir ki, bu politikaların uygulanmasında devletin elini zayıflatmak amacı ile demokrasi kavramını bile irdemiş onu geliştirerek daha yeni anlamlar yüklemiş ve “demarşi” adını vermiştir. “Demarşi ile o, yasama ile yürütme merciini birbirinden tamamen ayırarak, yürütme merciini tamamen yasama meclisinin aldığı kararlar çerçevesinde sınırlandırmayı düşünmüş, böylelikle hükümet edici kurumların keyfi davranışlarını önlemeyi amaçlamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-1568385979663084255?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/1568385979663084255/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=1568385979663084255&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1568385979663084255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/1568385979663084255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/11/liberal-devlet-ve-sosyal-adalet.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5615253324283458735.post-3152876934191133734</id><published>2007-04-23T07:39:00.000-07:00</published><updated>2008-02-06T10:28:11.732-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;ASİMETRİK BİLGİ - İKTİDAR VE KURUMSAL DÜZENLEME ÜZERİNE&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;                                           Adem Karakaş&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Giriş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat teorisi incelenirken çoğunlukla üreticilerin ve tüketicilerin tercihlerinde diğer faktörlerin sabit olduğu varsayımıyla yapılan statik analizlere yer verilmektedir. Ekonomik birimlerin tam rekabet piyasası şartlarında hareket ettikleri varsayımıyla gerçekleştirilen teorilerde ‘tam bilgi’ sahibi olunması önemli bir faktördür. Ancak, piyasalarda istisnai durumlar haricinde tam bilgi sahibi olunması mümkün değildir. Bu durumda ideal piyasa yapısının bozulması kaçınılmaz olmaktadır. Diğer yandan, sahip olunan bilginin aynı bilgiye sahip olmayan kişiler tarafından algılanmasında meydana gelen güçlükler, bilgi sahibi olanlarla olmayanlar arasında bir iktidar sorununa yol açmaktadır ki bu sorun asimetrik bilginin iki temel yaklaşımı olan tersi seçim ve ahlaki tehlikenin temelinde yer almaktadır. Bu bağlamda, piyasanın yapısını bozan ve ekonomik taraflardan birinin diğerine oranla daha fazla bilgiye sahip olması anlamına gelen ‘asimetrik bilgi’ sorunu, bunun piyasa üzerindeki etkileri ve sorunların çözümüne yönelik çabalar çalışmanın temasını oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Asimetrik Bilgi Teorisi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Asimetrik bilgi, piyasalarda bazı ekonomik birimlerin diğerlerine göre daha fazla bilgiye sahip olmasıdır. Farklı ortamlar ve iş çevreleri bilgi simetrisinin optimal gerçekleşmesini engellemekte, bilgiye ulaşma imkanı fazla olanlar ile bilgiye ulaşma imkanı kıt olanlar arasında bilgi simetrisi bozulmaktadır. Farklı piyasalar için farklı oranlarda olan bu ayrışma sonucu, taraflardan biri diğerine üstünlük sağlamaktadır. Akerlof’un bahsettiği (1970:488-500) ikinci el oto piyasası ve sigorta piyasasının yanı sıra finans, gayrimenkul, müzayede ya da daha genel anlamda ticarete konu olan her faaliyette asimetrik bilgi ve bunun etkilerinin gözlemlenmesi mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J. Stiglitz ve M. Spence ile birlikte 2001 yılında Nobel Ekonomi ödülünü paylaşan G.A. Akerlof’un 1970 yılında yayınladığı “The Market for Lemons: Quality, Uncertainty and Market Mechanism” başlıklı makalesi ile literatüre giren teori, aslında bilinen bir olgunun sistematik biçimde ele alınmasıdır. Akerlof’un teorisi, P. Krugman tarafından şu ilginç cümlelerle yorumlanmıştır (Krugman, 2002:210);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir kez işittikten sonra sanki onu eskiden beri biliyormuşsunuz gibi hissettiğiniz etkileyici şarkılar yazabilen bir halk müziği bestecisi olduğunu duymuştum. Aynı geleneğe sahip iktisatçılar da bulunmaktadır. Bunlar, çok temel ve aynı zamanda çok basit, bir kez duyduğunuzda onları anlamadığımıza inanmamızın zor olduğu fikirleri sahiplenmeyi başarabilirler. George A. Akerlof bu yeteneğe sahiptir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, öncelikle bilgi (knowledge) ve enformasyon (information) arasındaki farka dikkat etmek gerekmektedir. Enformasyon, bir süreç ya da aktiviteyi, bilgi ise zihnin bir durumunu belirtmek için kullanılır. Bilgi, bilen kişi ile bilinen şey (obje) arasındaki ilişkiyi göstermekte ve yalnızca bilen kişinin zihninde meydana gelmektedir. Enformasyon ise bilginin aksine özneden ayrılarak çeşitli şekillerde var olabilir. Örneğin, kodlanabilir, saklanabilir ve aktarılabilir. Böylece, enformasyon bilgiyi içermekte ancak bilgi enformasyonu içermemektedir (Keller and Tergan, 2005:5). Çalışmada genel anlamda enformasyon kullanılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akerlof’un çalışması temelde kalite ve belirsizliği ilişkilendirmekte, dürüst olmanın iktisadi maliyetinin belirlenmesine bir çerçeve oluşturmaktadır. Farklı kalitedeki malların varlığı ve farklı bilgi akışı –enformasyon- piyasalarda önemli sonuçlar ortaya çıkarmaktadır (Akerlof, 1970:488-500).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasen asimetrik bilgi sorunu piyasaların tamamında söz konusu olabilmektedir. Kanserojen madde içeren bir oyuncağı satın alan bir çocuk ile oyuncakçı arasındaki bilgi asimetrisi sorunu limon bir araba satın alan yetişkinle araba satıcısı arasındaki ilişkiden farklı değildir. Her iki enformasyon sorunu olan tersi seçim (adverse selection) ve ahlaki tehlike (moral hazard) bu ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Bir kalem satıcısı ile kalemi alan kişi arasındaki kalite ve fiyat konusunda asimetrik bilgi sorunu, kalem üreticisi ile kalem satıcısı arasındaki ilişkide de söz konusu olmaktadır ki bu da çift yönlü ve aşamalı asimetrik bilgi sorununu ortaya çıkarmaktadır. Nihayetinde, herhangi bir malın üreticisi ile tüketicileri arasında kademeli bir asimetrik bilgi ortaya çıkmaktadır. Bu durum en açık şekliyle bankacılık mevduat sisteminde görülmektedir. Çünkü, bu sistemde taraflar bankalar, mevduat sahipleri, denetimciler ve politikacılardan oluşan çok taraflı bir temsil sistemidir. Bu çok taraflı sözleşmede nihai risk alıcı ve nihai maliyet üstlenici ile nihai fayda sağlayıcılar değişebilmektedir (Müslümov ve Aras; 2003:237-252)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akerlof’un çalışmasında bahse konu olan ikinci el araba (limon) alım-satımı ve sigorta poliçesi örneklerinde asimetrik bilgi güven (trust) temelinde ele alınmaktadır (Akerlof, 1970:488-500). Bu konuyu detaylandırmadan önce iki temel konunun, tersi seçim ve ahlaki tehlike konusunun açıklanmasında yarar vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tersi seçim sorunu, taraflar arasında herhangi bir ticari işlem -sözleşme- yapılmadan ortaya çıkmaktadır. Gizli bilgiden (hidden information) kaynaklanan bir soruna Akerlof, ikinci el araç piyasası örneği ile oldukça açıklayıcı bir yaklaşım getirmiştir. Alıcının araç kalitesi ve fiyatı hakkındaki tahmini davranışı toplumda genellenecek ve kalite sinyali olarak alınacaktır. Yüksek fiyatlar iyi kalite sinyali olarak, düşük fiyatla da kötü kalite sinyali olarak algılanacaktır (Akerlof, 1970:488-500).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eldeki kesin olmayan bilgilere dayanarak yapılan tahmini kalite sinyali piyasanın işleyişini bozan bir faktördür. Bu durumda, düşük kalite sinyali nedeni ile yüksek kaliteli araçlar piyasadan çekildiğinde göz ardı edilemeyecek bir piyasa etkinsizliği ortaya çıkacaktır. Diğer yandan, zorunluluk sonucu yüksek kaliteli bir aracın düşük kalite sinyali nedeni ile ucuza satılması da bir piyasa etkinsizliğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tersi seçim ve ahlaki tehlikenin piyasa etkinliğini bozması ve enformasyon sorunu esasen asimetrik bilginin temel yapıtaşlarını olşturur (Mishkin and Strahan, 1999:3).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahlaki tehlike, tersi seçimden farklıdır. Ahlaki tehlike sorunu sözleşme sonrası ortaya çıkar ve saklı faaliyetten (hidden action) kaynaklanır. Saklı faaliyet, ekonomik ilişkide bir tarafın faaliyetinin diğeri tarafından gözlemlenememesi durumudur ki tersi seçimden ikinci bir farkı temel toplumsal etik sorununu tümüyle yansıtır. Varian (1996:630-639)’ın da belirttiği gibi bir araç sahibinin aracını sigorta ettirmeden önceki kullanışı ile sigorta sonrası kullanımı sonrasında ciddi bir değişim söz konusu olmaktadır. Bu durum, sağlık sigortasında da geçerli olup sağlık sigortası öncesinde hastane ile fazla irtibatı olmayan kişinin sağlık sigortası güvencesi sonrasında daha sık muayene olmak istemesi ve daha sık ilaç kullanması söz konusu olacaktır (Müslümov ve Aras, 2003:237-252). Örneklerin çoğaltılması mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki asimetrik bilgi sorunu aslında bilginin gücünün sınırlarını da ifade etmektedir. Bilgi sadece üretilmek, elde edilmek ve uzmanlaşmakla kalmamakta, fakat denetlenmekte, ayıklanmakta ve paylaşılmaktadır. Bu paylaşım arasında meydana gelen dengesizlikler daima simetrik olmamaktadır. İşte bilgi asimetrisindeki denetlemelerin belirli kısıtlar altında kalması, her iki asimetrik bilgi sorununun da kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir oyuncak üreticisinin ürettiği kanserojen madde içeren oyuncağı satıcısı ile bu oyuncağın alıcısı arasında tam ve net bilgi asimetrisi söz konusudur. Oyuncak üreticisi firma, bu oyuncak üzerinde tam bilgi sahibidir. Dolayısıyla, sağlığa zararlı madde içerdiğini bildiği oyuncağı müşterisine satacaktır. Burada bir tersi seçim söz konusudur ki taraflar arasıda herhangi bir alım-satım faaliyeti yapılmadan önce satıcı lehine gizli bilgi söz konusudur. Zaten bu bilgi, taraflar arasında oyuncak kalitesi açısından satıcı lehine ticari faaliyetin gerçekleşmesine neden olmuştur. Burada bir kaç önemli noktaya dikkat edilmesi gerekmektedir; ilki, bir çocuğun ya da ailesinin kalitesini önceden bilemeyeceği oyuncağı, kaliteli oyuncak fiyatına alması veya kanserojen madde içeren oyuncağı zararlı olduğunu bilmeden alması alıcı taraf için bir tersi seçimdir. İkinci olarak, satıcının zararını bildiği ya da ucuz olması gereken bir oyuncağı pahalıya satmasıdır ki satıcı açısında etik dışı bir hareket olup ahlaki tehlike içermektedir. Üçüncü bir nokta, alıcının hakikaten kaliteli olan bir oyuncağı, olması gereken değerden satın alıp, garantili olduğunu bildiği için daha çabuk yıpratması sonucu ortaya çıkan bir ahlaki tehlikenin varlığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bir toparlama yapacak olursak, herhangi bir tersi seçim ve ahlaki tehlike olgusu piyasanın işleyişini sekteye uğratacaktır. Böylesi bir durumda ortaya çıkabilecek olası sonuçlar şunlar olabilir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İyi firmalar, limonlar tarafından piyasadan dışlanacak ve piyasa limonların hakimiyetine bırakılacaktır&lt;br /&gt;- Fiyatların kalite sinyali olarak algılanması nedeniyle iyi firmalar ile limonlar arasında kesin ve net bir ayrım oluşarak piyasa bölünecektir. Bu, ayrıca iyi firmanın tayınlama yapması anlamına da gelmektedir&lt;br /&gt;- Kurumsal düzenlemelerin yapılması zorunlu hale gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Asimetrik Bilgi Rantı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ticari faaliyete konu olan bir mal veya hizmet üzerinde taraflardan birinin diğerine karşı olan bilgi üstünlüğü ve uzmanlık sahibi olması sonucu elde edilen maddi-manevi kazanç asimetrik bilgi rantı olarak adlandırılabilir. Modernite, insan ilişkilerinde ve daha özelde bireylerin ekonomik etkileşimlerinde mal ve hizmet üretim ve tüketimlerine ilişkin bir uzmanlaşma sonucunu getirmiştir. Bir iş bölümü uzmanlaşma sonucu olarak gittikçe spesifik hale gelen yaşamsal araç-gereç ve hizmetlerin kullanımından başlayarak bilgiye dayalı faaliyetlerin daha asimetrik hale gelmesine yol açmıştır (Bauman, 2004:18-20). Bireyin, bir doktordan almış olduğu sağlık hizmetini sorgulaması ya da bir avukattan almış olduğu hukuki bir hizmetin kalitesini sorgulaması derinlemesine gerçekleşemez. Almış olduğu hizmetin sonucunda sadece memnuniyet veya memnunsuzluk hissi yaşanır ve devamı getirilmez. Bu, bireyin almış olduğu hizmet alanındaki bilgi yetersizliği ve kendine hizmet sunan uzmana karşı net bir bilgi asimetrisinden kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilginin iktidarının oluşturulması için başkalarının sahip olmadıkları belli bilgilerin elde edilmesi gerekmektedir. İktidar bilgiye gereksinim duymaktadır ve bu bilgi birikim ve farklılığı, bilen kişinin diğeri üzerinde meşru üstünlük elde etmesini sağlar. Sonuçta bilgiye sahip olmak genel anlamda bir iktidardır (Bauman, 1996:62).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketici açısından, bir tersi seçim sonucu olarak bilgi birikim ve deneyime sahip olmayan doktorun tercih edilmesi refah kaybına yol açmaktadır. İşin ilginç noktası da hizmet alınan sektörün sorgulanamamasıdır. Hiç bir sıradan hasta, kendisine sağlık hizmeti veren doktorun bilgisini sorgulama olanak ve yeteneğine sahip değildir. Bununla birlikte, aynı hasta için, aynı konuda uzmanlaşmış bir hekim, diğer hekimin söylediğinden çok daha farklı bir teşhis koymuş olsa bile, hasta-hekim arasındaki o anın psiko-sosyolojik analizi bilinemeyeceği için herhangi bir sağlıklı eleştiri veya karşılaştırma yapılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modernite, Smith’in ortaya attığı iş bölümü ve uzmanlaşma teorisi sürecinin çılgınca yaşandığı bir dönem olarak sahnede yer almaktadır. Modern bilgi çağında bilgi, bir iktidar kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır ve objenin, etken kişi tarafından edilgen üzerinde sınırsızca ve engellenemez iktidarına yol açmaktadır. İktidar ve bilgi birbirlerini dolaysız olarak içermektedir (West, 1998). Deprem konusunda bilgisi yetersiz olan kişilerin, deprem sonrası alenen deprem uzmanlarının denetimi altına girmesinden, ekonomi-finans analizcilerinin yorumlarıyla hareket etmek zorunda kalan yatırımcıya kadar hayatın hemen tüm alanlarında benzer örneklerden bahsedilmesi mümkündür. Sonuçta, bilgi gücü veya tekeline sahip olan birey ya da kurumların “öteki” üzerinde tasarruf hakkını elde etmesi ve bilgi simetrisinin gittikçe azalması, taraflardan birinin diğeri üzerinde maddi-manevi iktidar gücüne sahip olması sonucunun vuku bulmasına neden olmaktadır (Man ve Balcı, 2006). Bu kazanımların, genel olarak asimetrik bilgi rantı olarak ifade edilmesi mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Asimetrik Bilgi Sorununu Azaltacak Olan Etkenler Üzerine&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Asimetrik bilginin daima var olacağı gibi kesin bir yargıya varmak, bir uzmanlık gerektirmeyecek kadar açık olmasına rağmen yine de temkinli davranıp genelleme yapılması daha gerçekçi olmaktadır. Bu bağlamda belirli kısıtlamalar getirmek suretiyle asimetrik bilginin sınırlarının daraltılması mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik anlamda bireylerin bilgi tandanslı iktidarının sınırlandırılması ve belirli denetimlerin getirilmesi için belirli kurumsal yapılanmanın sağlanması olanaklıdır. Asimetrik bilgi sorunu piyasanı kendi kendine bırakılması sonucunda dengeye gelmediği ve Braudel’in (1993:223) bahsettiği büyük veya küçük gediklerden biridir. Eğer piyasa aksaklığı konusunda belirli düzenlemeler gidilmez ise bunun sonucu anarşizme kadar gideceği gibi liberalizm ile arasında çok küçük bir geçiş süreci söz konusudur. Sonuçta liberalizmde devlet her şeyden önce birey eksenli düşünmelidir ve vatandaşların ekonomi alanındaki rekabete dayanan ve daima haksız rekabete dönüşebilme potansiyeline sahip işlevleri düzenleme görevini üstlenmelidir (Cantzen, 2000:26-34). Aksi takdirde düzensizlik, kargaşa ortamını tetikleyecektir. Biraz derinlemesine bakıldığında bilgi, katma değeri yüksek bir değerdir. Çok kolay ranta dönüşme özelliğine sahiptir. Sınırsızcasına kullanılmasının piyasanın etkinliğini azaltması mümkündür. İnsanların ihtiyaçlarını, başkalarını mağdur durumda bırakma pahasına karşılamaları bir sonraki aşamada mülkiyet hakkının elden alınmasına neden olacaktır ki bu olguya F. Bastiat (1997:5 “ilk basım 1850”) mülkiyetin yağmalanması veya soygun süreci adını vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasada düzenleme işlevinin gerçekleşmesi asimetrik bilgi sorununa önemli bir çözümdür. Ancak, çözümün çözümsüzlüğe dönüşmemesi ve bürokrasiye takılıp işlerliğin sekteye uğraması da korkulacak bir şeydir. Eğer, Mises’in anladığı anlamda bir bürokrasi oluşturacaksa bu durum asimetrik bilgi sorunlarının sürmesini şiddetle istemek durumunda kalmamızı gerektirir. Zira Mises’e göre (2000:41) bürokrasi, kanun ve nizamlar vatandaşın haklarını ve hürriyetlerini güvence altına almak maksadıyla müracaat edilen bir mevki değildir. O, aynı zamanda iktidar mevkisinin devamlılığını tatbik ettirilebilmesi için faydalanılan vasıtadır. Bu durumda, piyasa aksaklığının giderilmesi için kurulması düşünülen veya kurulan kurumlar, etkinlikten ziyade etkinsizlik kaynağı olacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç Yerine&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Asimetrik bilgi, piyasa içerisinde hemen her an karşı karşıya kalınan bir durumdur. Eğer belirli bir çerçeve içerisinde -ki bu hukuksal çerçeveden başka bir şey değildir- tutulursa sorun olmaktan çıkarılabilir. Belirli kurumsal çerçeve içerisinde oluşturulan denetleme mekanizmaları, üst kurullar, dernekler, meslek odaları, ilgili yönergeler, mevzuatlar, sivil toplum örgütleri gibi regülasyona yönelik çabalar, asimetrik bilgi sorununu her iki açıdan da –tersi seçim ve ahlaki tehlike- minimize edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asimetrik bilginin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Olaya bu tür bir açıdan bakıldığında ikinci en iyi teori geçerlidir. Eğer tamamen ortadan kaldırılamayacaksa minimum seviyede tutmak tercih edilmelidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5615253324283458735-3152876934191133734?l=ademkarakas.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ademkarakas.blogspot.com/feeds/3152876934191133734/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5615253324283458735&amp;postID=3152876934191133734&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3152876934191133734'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5615253324283458735/posts/default/3152876934191133734'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ademkarakas.blogspot.com/2007/04/asimetrik-bilgi-iktidar-ve-kurumsal.html' title=''/><author><name>adem karakaş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/05094456867276940392</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
