16 Temmuz 2008 Çarşamba

Deneme

Sosyalizm ve Kapitalizm’de Hür Teşebbüs Olgusu
Adem Karakaş

1. Giriş

Üretim ve dağıtım sürecindeki faaliyetlerin çok olduğu göz önünde bulundurulduğunda birey veya toplumun bunu gerçekleştirmesinin olanaksız olduğu ve bir sevk ve idareye gereksinim duyulduğu kesinlik kazanmaktadır. Böyle bir durumda bu sürecin gerçekleşmesini sağlayacak olan biri doğal diğeri merkezi otorite emrinde yapay ve iradi bir mekanizma ile düzenleme yapmayı öngören iki temel iktisadi sistem karşımıza çıkmaktadır; kapitalizm ve sosyalizm.

2. Sosyalizm, Mülkiyet Hakları ve Hür Teşebbüs

Sosyalizm, özel mülkiyet hakkı, buna bağlı olarak teşebbüs hürriyeti, kar amacıyla üretim ve fiyat mekanizmasının rolünün ortadan kaldırıldığı, üretim araçlarının kamulaştırıldığı ve iktisadi faaliyetlerin merkezi planlama teşkilatı tarafından düzenlendiği bir ekonomik sistem tanımlanmasının yanı sıra kar elde etmek için çalışan müteşebbisin yerine planlayıcı bir merkezi organizmanın var olacağı bir planlı iktisat sisteminin kurulması demektir (Demirci, 1996:58; Hayek, 1995:33).

Ekonomi biliminin temelinde yatan hangi mal kim için ne kadar ve nasıl üretilecek sorularının yeni ekonominin işleyişi için gerekli olan bir organizmaya ihtiyaç vardır. İktisadi sistem olarak adlandırdığımız bu organizasyon üretim sürecinde sağlamış olduğu etkinliği aynı şekilde tüketim sürecinde de sağlamalıdır. Dolayısıyla, üretim sürecindeki kıtlık sorunlarının aşılması ile tüketim sürecindeki dağıtım sorunlarının aşılması için bir iktisadi sistemin varlığı kaçınılmaz olmaktadır.

Sosyalist iktisadi sistemin temelinde mülkiyet konusu yatmaktadır. Üretim araçlarının özel sahipliğinin ortadan kaldırılması ve kamu, komünal sistem ya da kooperatif sahiplik biçiminde ortak sahipliğe geçilmesi söz konusudur. Ayrıca, işin ve bunun işlevlerinin sıkı bir birlik içerisinde toplumsal örgütlenmesinin olması gerekmektedir. Böyle bir durumda, karşımıza çıkan noktada sosyalizmin, mülkiyet hakkı konusunun yanı sıra örgütlenme olgusunun da temel olarak ele aldığı konusu karşımıza çıkmaktadır (Koutsky, 1990:141).
Sanayi devrimi sonrasında tüm bireylerin sınıfsal ayırıma gidilmeksizin hayat standardının yükseleceğine inanılmaktaydı. Gerçekten de sanayi devrimi sonrasında bütünsel olarak toplumların refahı artmıştır. Ancak, satmak için sadece emek güçleri olan bir işçi sınıfı da ortaya çıkmıştır. Geçimlik düzeyde kıt olarak hayatını idame ettiren işçi sınıfı ve bunların emek güçlerini kullanan sermayedar sınıfının ortaya çıkması, dönemin önde gelen iktisatçıları tarafından gayet normal ve gelişmenin bir gereksinimi olarak algılanmıştır. Birinin zenginliği, diğerinin kıtlık içinde hayatını idame ettirmesine bağlıdır ve bu, doğal düzen olarak algılanmaktadır. Bu duruma karşı ilk tepkiler de ilerleyen yıllarda ortaya önce tek tek bireylerin eleştirisi olarak ve sonrasında daha güçlü şekilde yükselmeye başlamıştır. Bu eleştirilerden biri, özel mülkiyet ve hür teşebbüs konularına karşı Marx ve Engels tarafından yapılan eleştiri olmuştur (Fine, Hardach and Karras, 1978:25-27).

Sosyalist öğretinin temel düşünürleri olan Marx ve Engels, materyalist düşünceye sahip ve iktisadi görüşleri ile siyasi görüşleri birbiriyle etkileşim içerisinde olan düşünürlerdir. Maddi hayat tarzıyla sosyal ve siyasi hayat sürecini koşullandırdığını ifade etmişlerdir. Mülkiyet ilişkilerinden hareketle üretici güçlerin gelişiminin belirlenmesi toplumun altyapısını ve sonrasında da sosyal ve siyasi üst yapısını etkileyen bir hale dönüşecektir.

Marx, özel mülkiyete şiddetle karşı çıkmaktadır. Emek sömürüsünden ve proleteryanın sermayedar tarafından kendi menfaatleri doğrultusunda sömürüldüğünü ifade etmektedir. Bir sermayedarın fabrikasında çalışan ve satmak için sadece emek gücüne sahip olan bir insanın günlük 2 Mark’a çalıştığını varsayar. Oysa işçi günde 20 Mark değerinde üretim gerçekleştirmektedir. Emeğinin ücreti 20 Mark olması gereken birey 2 Mark elde ederken sermayedar emek sömürüsü nedeniyle artı değeri kendisine almaktadır. Sınıfsal çatışmanın temelini oluşturan olgu da buradan kaynaklanmaktadır (Marx,1966:21-30).

Üretim süreci içerisinde kapitalist, mutlak güç ve erki kendisinde toplamıştır. Üretim geliştikçe sömürünün artması kapitalistin kar düzeyini artırmaktadır. Sömürünün artma eğilimi de sürekli olarak var olmaya devam edecektir. Ancak, kapitalist üretimin yerine sosyalist üretim ve üretim araçlarındaki özel mülkiyetin yerini de toplumsal mülkiyet aldığı zaman bu zorunlulukları ve bu eğilimleri ortadan kaldırmak mümkün olacaktır. Kapitalist sömürü alanı toplumsallaştırma yoluyla ortadan kalkacaktır. Sosyalizmin uygulamaya konulması, bu sistemin uygulanmasının bir sonucu değil başlangıcından sistemin sonuca götüren mantığı ile ideal sosyalizm anlayışının uygulamaya geçirilmesidir. Üretim araçlarının özel sahipliği ve özel kar elde etmek ve pazara yönelik özel üretim yerine, topluluğun -ister devlet, ister belediye, ister kooperatif olsun- gereksinimlerini karşılamak amacıyla kamusal sahiplik oluşmalı ve yönetim kamu kuruluşlarınca gerçekleştirilmelidir. Bu sosyalist mantığın sonuç amaçlarından biridir.

Mülkiyet haklarını ellerinde bulunduran sermayedarların rekabetçi davranışları piyasa koşullarında yıkıcı bir rekabet haline gelecek ve küçük firmalar ortadan kalkacaktır. Bu durumda kapitalistler işçileri daha fazla sömürecek ve kar hadleri yükselecektir. Bu gelişme sonrasında işçi sınıfının ve işsizlerin tepkileri sonucunda kapitalizm kaçınılmaz olarak yıkılacaktır (Ersoy, 1990:230-235).

Sistemin temel felsefesi, toplum içinde yaşayan fertlerin, kendi menfaatlerini elde etmek için istedikleri gibi hareket etmede başıboş bırakılmayarak, başkalarının menfaatlerine zarar vermesinin önlenmesi esas alınmaktadır. Toplumun menfaatleri bireylerin tek tek menfaatlerinin üzerinde tutulmaktadır.

Sosyalizm, açıkça Fransız ihtilalinin liberalizmine karşı reaksiyon olarak başlamış ve açıkça otoriter bir doktrin olarak kendini ifade etmiştir. Planlayıcı otoriteye karşı direnenlerin aşağılık bir şekilde cezalandırılacağından hareketle yola çıkan Saint Simon başta olmak üzere sosyalist düşünceye sahip olanlar toplumu hiyerarşik bir şekilde yeniden teşkilatlandırmak suretiyle manevi bir cebir kullanarak sistemin devamlılığının sağlanması gerekliliğini açıkça ifade etmektedir (Hayek, 1995:24).

Tüm bu gelişmeler ve açıklamalar sonucunda genel hatlarıyla hür teşebbüs olgusunun sosyalizmde yer bulmasının imkansızlığı ortaya çıkmaktadır. Sosyalist iktisadi mantığın içerisinde serbest ekonomik faaliyete yer yoktur. Özel mülkiyetin olmadığı hangi malın ne kadar, kimin için ve nasıl üretileceği, üretilen malların dağıtımının nasıl gerçekleştirileceği ve fiyatının belirlenmesi konularında sadece yönetici kesimin söz sahibi olduğu bir sistemin içerisinde hür teşebbüs olgusunun sorgulaması yapılamamaktadır. Hür teşebbüs serbest ekonominin bir gereğidir. Kar elde etme dürtüsü, ihtiyaç ve talebe yönelik üretim yapılması ve uygulamaların bireysel kazanıma yönelik olarak dolanımının sağlanması, hür teşebbüsün bir gereğidir. İşleyiş mekanizmasının temel yapı taşlarının ortadan kaldırılması durumunda sistem genelinin analizi gerçekleştirilememektedir. Sonuç olarak hür teşebbüs olgusuna sosyalist düşüncede yer yoktur. Karar alma mekanizması totaliter devlet mantığı içinde gerçekleşmektedir.

3. Kapitalist Ekonominin Temel Bileşenleri

Ekonomi bilimi bir sosyal bilimdir ve diğer tüm bilim dallarıyla ve genel anlamda hayatın tümüyle etkileşim içerisindedir. Özellikle ekonomi bilimini siyaset ile ayrı tutmak ve karşılıklı etkileşimi göz ardı etmek olanaksızdır. Bireysel özgürlüğün siyasal bir sorun, maddi refahın ise ekonomik bir sorun olduğu düşüncesi bu açıdan incelendiğinde doğru değildir. Her iki kavram arasında karşılıklı ve sıkı bir ilişki vardır.

Kapitalizm kavramı kelime anlamı olarak, insanların mutluluğunu hedef alan, özel mülkiyete ve teşebbüs hürriyetine izin veren bir piyasa düzenidir (Demirci, 1996:33). Maurice Dobb’un (1973:2) ifadesiyle kapitalizm, üretim sürecinde kullanılan mal ve hizmetlerin esas itibarıyla bireylere ait olduğu bir sistemdir. Özel teşebbüs sistemi olarak da adlandırılan sistem genelde sosyalist düşünürlerin ifadesiyle, üretim araçlarının toplumda ayrı bir sınıf meydana getiren kapitalistlerin mülkiyetinde bulunduğu sistemdir.

Konu irdelenmeden burada değinilmesi gereken noktaların açıklanması gerekir; öncelikle kapitalizm insanların mutluluğunu hedef almaktadır. Sosyalist düşüncenin gayesi de bundan farklı değildir. Her iki sosyo-ekonomik sistemin hedefi de mutlu, huzurlu, refah içerisinde yaşayan bir toplumdur. Ancak devleti toplumun önünde addederek ve bireysel çıkarları devletin çıkarlarının gerisine iterek mutlu bir toplum oluşturmak iddiaları sürdüren sosyalizm ile bireyi devletin önünde tutan kapitalist sistemin önem verdiği araçlar birbirinin zıddıdır. En basit mantık ile devlet için birey ve birey için devlet mantığının çatışmasıdır. Öyleyse her iki sistemin hedefi de aynıyken hedefe giden yolların farklılığı nasıl açıklanacaktır?

Diğer taraftan kapitalizm ile özel mülkiyet ve hür teşebbüs kavramları bir araç-hedef ilişkisi içerisinde algılanmamaktadır. Tersine kapitalizm, özel mülkiyet-hür teşebbüs-bireysel çıkar kavramlarının bir arada bulunduğu uygulamaların genel adı olarak ortaya çıkan bir kavram olarak algılanmaktadır. Kapitalist iktisat öğretisi klasik iktisat öğretisi ile örtüşen, şekillenen ve açıklanan bir sistemdir. Klasik iktisadın temel öğelerinden biri olan bireyselcilik esas alınmaktadır. Bireysel fayda analizi toplumsal ahengin toplumu oluşturan sınıflar arası ilişkilerden kaynaklandığı görüşünden ayrılmaktadır (Ersoy, 1990:243).

Kapitalizmin sistematik olarak incelenmeye başlanması sanayi devrimi sonrasında gerçekleşmeye başlamaktadır. Feodalitenin ortadan kaldırılması ve sanayi devriminin gerçekleştirilmesi bireylerin ve toplumların refahını arttıran kapitalist ilişkilerinde hızlanmasını artırmıştır. Kapitalist ilişkiler hızlandıkça kapitalist sanayi de hızla yayılmaya başlamıştır (Dobb, 1973:52). Kapitalist üretimin gelişmesi artı değer elde etme amacına yönelik olarak sürekli gelişmiştir. Bunun sonucunda işgücünün istihdamı, köylülerin mülksüzleştirilmesi vergilerin artırılması ve işçi sömürüsü şiddetlenmiş, emekçilerin yıkım ve soyulması sonucu ortaya çıkmıştır. Marx ve Engels’in Komunist Manifesto’yu yazdıkları dönemde, büyük çok uluslu şirketlerin dünyası uzak bir gelecektir. Buna karşın onlar, hür teşebbüs ve rekabet ortamının kaçınılmaz olarak sermaye yoğunlaşması ve tekelleşmeye yol açacağını ifade etmişlerdir (Woods, 1997).

Sosyalist görüş, bireylerin serbest girişim hakkı ve mülkiyet hakları nedeniyle tekelleşen büyük sermayedarların karşısında ezildiklerini ve proleteryanın gerçek bir devrim yaparak bunu ortadan kaldıracağını iddia etmektedir. İşçi sınıfı, ezilen gurup onları artı değeri kullanarak sömüren ve büyüyerek tekelleşen kapitalistlere karşı kölelikten kurtarmak gerektiğini ifade eder. Ancak, 19.yy’ın önemli düşünürlerinden olan Tocqueville ve Lord Acton aynı şeyi sosyalizm için söylemektedirler. Sosyalizmin bir sömürge düzeni ve kölelik olarak algılanması gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Ferdiyetçilik, bireye birey olarak saygı göstermek kanaat ve zevklerin ne kadar olursa olsun kendi sahası içinde kendine ait bir mesele olduğunu kabul etmek, insanların ferdi kabiliyet ve eğilimleri ortaya çıkarmalarının istendiği bir olgudur (Hayek, 1995:14-15).

Kapitalizme birçok yönden, çok farklı eleştirel yaklaşımlarda bulunulmuştur. Kapitalizm bir sınıf ayrılığı sistemidir. Emeğin gücünün sömürüldüğü, sermaye birikimi nedeniyle sınıf oluşumunun engellenemeyeceği bir sistemdir. Serbest teşebbüsün var olduğu iddia edilmesine rağmen kapitalizmde bir serbest teşebbüs yoktur, tekelleşme, kartel ve tröstler mevcuttur. Gelir dağılımı adaletsizliği vardır. Bunlar, ekonomik bunalım ve depresyonlara ve ilerisinde savaşlara neden olmaktadır. Devlet özel mülkiyeti değil sermayedarları korur ve onların emrindedir.

Bu iddialar ve görüşlerin içerisinde üzerinde önemle durulması gereken nokta mülkiyet hakkı, miras ve hür teşebbüs olgularıdır. Sosyalizmde genel manada mülkiyet hakkı kamuya aittir. Yiyecek, giyecek, ev vs. gibi mallara sahip olabilirler ancak üretim sürecinde fabrikaların, makinelerin, arazilerin bireylere ait olması söz konusu değildir. Bu olgu, miras konusuna da ışık tutmaktadır. Kişi, kendisinden sonrakilere bir miras bırakamaz. Sahip olmadığı bir şeyi başkalarına devredemez. Sadece kulanım hakkına sahiptir. sosyalizm miras olgusuna karşıdır. Emek ve gayret sarf etmeden mal ve hizmete sahip olunamayacağını ve bunun eşitliğe aykırı olduğunu iddia eder. Bu türlü sınıf ayrımına yol açan sömürü unsurları engellenerek ülke, artık bir azınlığın mülkü olmaktan ve bu azınlık tarafından kendi yarar ve çıkarına uygun şekilde kötü ve yanlış yönetilmekten kurtarılmış, halk yararına, halk tarafından yönetilen, halkın sahip olduğu bir yurt haline getirilmiş olacaktır (Huberman, 1973:31-46).

Kapitalist sistemin içerisinde, devletin ekonomiyle olan ilgisinin en az seviyeye indirilmesi gerekliliği üzerinde duran liberal akım, bireysel özgürlük ve teşebbüsün önemi üzerinde durmaktadır. Hayek’e göre (1995:18) liberalizmin bir defaya mahsus olmak üzere tespit edilmiş sabit kuralları yoktur. Bir temel prensip vardır, işlerin idaresinde kendiliğinden doğan toplumsal değerlere mümkün olduğunca çok yer verilmeli, zorlayıcı baskı ve tedbirlerden kaçınılmalıdır. Fakat bu prensibin sonsuz derecede çeşitli tatbik şekilleri olabilir. Yani liberalizm, tamamen devletin kanun ve denetimi (rule of law) ilkesinin olmadığı bir düzeni savunmaz, aksine, müdahalenin özgürlükleri ve temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırabileceği bir sistemin karşısında duruş sergiler (Yayla, 1992:15). Ekonomik hayatta insanlar serbestçe hareket edebilmelidir. Her fert dilediği gibi hareket ederek arzuladığı mesleği seçebilmeli, kar ve zararın kendisine ait olmak üzere istediği teşebbüslerde bulunmalıdır. Ekonomide serbest rekabet hakim olmalıdır. Kapitalist sistemde özel mülkiyet, miras hakkıyla, sözleşme yapma ve ortaklık kurma hakkı düzenin dinamizmini teşkil eder. Özel mülkiyet sınırlanır ve yasaklanırsa miras hakkı ortadan kaldırılırsa toplum dinamizmini kaybedecektir (Demirci, 1996:54).

Sosyalizm ile kapitalizm arasındaki mücadele, kolektivizm ile bireyciliğin bir mücadelesi olarak da kabul edilebilir. Bu mücadele, bir gayeye varmak için kamu otoritesi, fertlerin bilgi girişimciliklerine en geniş imkanı sağlayarak, mümkün olan en iyi planları yapmak işini bizzat fertlere mi bırakmalıdır, yoksa kaynakların rasyonel şekilde kullanılması, bütün faaliyetlerimizin bilinçli bir şekilde hazırlanmış bir proje dahilinde merkezi bir idareye mi bağlanması gerekir. Burada açıklanması gereken bir olgu vardır, o da şudur; Hayek’in de ifade ettiği gibi (1995:38-41) günümüzde piyasa sosyalizmi olarak ta anlam bulan karma ekonomi, toplumsal ve ekonomik hayatta bazı faaliyetlerin bir kamu otoritesi tarafından düzenlenmesi ve mümkün olan en fazla seviyede bireyin tercihlerini kendisinin belirlemesine yardımcı olmaktır. Liberalizmden söz edilirken, klasik A.Smith yaklaşımı olan bırakınız yapsınlar mantığıyla hareket edilmediğinin belirtilmesinde yarar vardır. Liberalizm, insanların ahenkli bir düzen içerisinde faaliyetlerine devam etmesini sağlayan rekabet güçlerinden yararlanılmasını tavsiye etmektedir. Yoksa, her şeyin olduğu gibi bırakılması taraftarı değildir. Toplumsal ve ekonomik faaliyetlerin düzenli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla bir kamu otoritesinin olması konusunda ısrar etmektedir. Bu, keyfi ve zorlayıcı kamu müdahalesinden farklı bir yaklaşımdır.

4. Sosyalistlerin Piyasa Ekonomisine İtirazları ve Piyasa Sosyalizmi Tartışmaları


Marx, piyasa ekonomisini örgütlü anarşi olarak nitelendirir. Dolayısıyla klasik sosyalizmin piyasa ekonomisine yaklaşımı olumsuzdur. Sosyalistlerin piyasa ekonomisine itirazları beş noktada toplanmaktadır;

1. Piyasada bireyler, kendi çıkarları peşinde koşmakta olup, kamu yararını (sosyal refahı) ihmal ederler. Bu iki öğeden birincisinin izlenmesinin, ikincisini doğurması beklenemez.

2. Piyasa demokratik olmayan bir yapıdadır. Geniş kitleleri etkileyen kararlar küçük sayıdaki güçlü bir seçkinler gurubunca alınır ve geri kalan insanlar piyasa güçlerinin keyfi bölüşüm sonuçlarına katlanmak durumundadırlar.
3. Piyasa adil değildir: Zira ödülleri (geliri) ihtiyaçlara veya liyakate göre paylaştırmaz. Bunun nedeni ise; iktisadi değişiklerin maliyeti keyfi olarak dağıtılır.
4. Serbest piyasa ekonomisi kendi kendini düzenleyebilen bir yapıda değildir: Özellikle tam istihdamı koruyabilme kabiliyeti yoktur.
5. Sonuncu olarak piyasa değil eşitsizliği, yoksulluğu bile yok edebilecek güçte değildir. Dolayısıyla yapılması gereken şey; planlamanın, piyasa mekanizması ve kamu teşebbüslerinin, özel teşebbüs yerine ikame edilmesidir.

Klasik sosyalizmin merkezi planlama modelinin, mülkiyet haklarının, gönüllü mübadele ve sözleşme özgürlüğünün ve teşebbüs hürriyetinin yani gerçek bir piyasa ekonomisinin var olmaması nedeniyle başarısızlığa uğradığı görülmüştür. Bir başka deyişle, sosyalizm bütün ahlâki ve iktisadi üstünlük iddialarına rağmen, vaat ettiği özgürlüğü ve refahı sağlayamamıştır. Bu nedenle piyasa sosyalizmi modelinin, klasik sosyalizmi yani merkezi planlamayı ikame etmesi 1960’lı yıllarda dile getirildi (TİSK, 2005). Piyasa sosyalizmindeki kaynak dağılım modeli tam rekabet piyasası modeline benzemektedir. Ancak bu modelde bir istisna olarak kaynaklar kamusal olup, fiyatlar teknokratlar tarafından merkezi olarak belirlenir.

Bir bireye kaynaklardan gelir elde etme ve kullanma hakkını veren ve gönüllü olarak diğerlerine kaynak transferi yapmasına yol açan özel mülkiyet haklarının varlığıdır. Bu haklar ile birey hem ortaya çıkacak maliyetlerden sorumlu olacak hem de toplam faydaya sahip olacaktır. Bu nedenle, karar vericiler (servet sahipleri) tüm fayda ve maliyetleri göz önünde bulunduracaklardır. Özel mülkiyet hakkı ile birey kararlarının yaratacağı tüm sonuçları yüklenecek ve kaynakları en etkin bir şekilde kullanacaktır. Birey bunu yaparken sıfır düzeyli enformasyon ile işlem maliyetleri ve mülkiyet haklarının başlangıçtaki dağılımını göz önünde bulundurmayacaktır.

Bununla birlikte, pratikte, enformasyon ve işlem maliyeti pozitiftir ve mülkiyet hakları çoğunlukla azaltılmaktadır. Bu özel bir firmada karar alıcıların ve idarecilerin kendi faydalarını sağlama fırsatını arama ya da karları yükseltmek amacıyla çalışmaları anlamına gelmektedir. Sonuç olarak, özel girişimci davranışı, firmanın karını maksimize etme amacından sapmaktadır ve özel girişimci davranışı bu durumda teoratiksel idealden sapacaktır. Ancak, firma kaynaklarını maksimize etme eğilimi devam edecektir.

Mülkiyet haklarının azaltılması ile ilgili bir ekstrem nokta, kamu mülkiyetidir. Kamu ve özel girişim arasındaki fark gerçekte kamunun malının "sahipli" mal olmayışıdır. Çünkü kamuda etkin bir transfer olmaz. Sadece vergi mükellefleri "kendileri" kamu varlıkları portföyünü (portfolio of public assets) ya başka bir hükümet seçerek ya politikacıları bu varlıkları değiştir-meye ikna ederek ya da kamu teşebbüslerinin işleyiş biçimlerini değiştirerek bu değişikliği yapacaklardır. Ancak bu tercihler tipik olarak çekici değildir. Çünkü bunlar vergi mükellefleri üzerine çok büyük maliyetler yükler.

Sonuç olarak, kamu idarecilerinin ve memurlarının işlemlerini kontrol etmede özel sektördeki emsallerine nazaran daha zayıf kaldıkları söylenebilir. Ancak, kamu bürokratları, ihtiyatlı davranışta özel sektördeki duruma göre daha büyük bir fırsata sahiptirler. Örneğin, bürokratlar kamu sektörü varlıklarının değerini maksimize etmekten ziyade, kendi kariyer ve faydalarını arttırma ve personellerinin yerini değiştirme gibi fırsatlara sahiptirler. Çünkü bürokratların maaşları statüleri ile sınırlıdır. Ayrıca bürokratlar, parasal olmayan diğer faydaları ve iş güvenliklerini arttırmada kaynakları tahsis etme eğilimindedirler. Diğer deyişle, bürokratlar çalışma yükünü daha hafifletecek ve işlerini daha zevkli, çekici hale getirecek politikaları benimsemektedirler. Örneğin, idaresi daha kolay olan fiyat politikalarının benimsenmesi ya da fiyat-dışı araçlarla ürünlerin belirlenmesi, güçlü politikacılara ve seslerini duyuran özel çıkar gruplarına yakın olma, ürünlerin arz ve talep koşullarını belirlemede etkin olmama gibi. Sonuçta, kamu girişimci davranışı talep ve arz koşullarında daha az hassas olacaktır ve özel girişime göre daha yüksek maliyetle çalışacaktır (Hanke, 1985:1-14).

5. Sonuç

Hür teşebbüs, bireysel ekonomik faaliyet özgürlüğü, mülkiyet hakları, sahiplik ve devir hakları konuları, dünya siyasi ve ekonomik hayatını yönlendiren iki kutuplu düşüncenin temellerini oluşturan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyalist ve kapitalist ekonomilerin her ikisinin de sanayi devrimi sonrasında meydana gelen refah artışı ve yoğun ekonomik faaliyetler sonrasında değişen ve gelişen sosyo-ekonomik yaşantının bir uzantısı olarak ortaya çıkmış oldukları varsayımı yapılabilir.

Sanayi devrimi sonrasında gelişen ekonomik faaliyetlerin, üretim ve paylaşım sürecinde taraflardan birinin mutlak üstünlüğüne dayanması, kapitalistlerin, satmak ve kullanmak için sadece emek güçleri olan işçileri oldukça ağır bir şekilde sömürmeleri ve gelir dağılımında giderek artan dengesizlikler karşısında sosyalizm fikri oldukça ilgi çekmiş ve 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında önemli bir akım olmasını sağlamıştır. Ancak, sosyalizm, kendisinden beklenen, istenilen ve vaat edilen adaleti, zenginliği ve eşitliği sağlayamamıştır. Özellikle 1900’lü yılların ilk çeyreğinde neredeyse bireysel özgürlüğün ortadan kalkacağı düşüncesi ağırlıktadır. Buna karşın, ilerleyen yıllarda sosyalizmin en etkin uygulandığı SSCB’nin ve Çin’in, halkına beklenenleri verememesi, akımın etkisini azaltmış ancak sosyalizm olgusu (kimi durumda tehlikesi!) 1990’lara kadar süregelmiştir.

Ekonominin temel yapıtaşının birey olduğu ve bireyin kendi iradesi ve yönelimi ile istediği faaliyeti gerçekleştirmesi gerektiğini ısrarla savunan liberalizm, devleti reddeden bir akım değildir. Buna karşın, olabildiğince az ve yönlendirici olmayan şekilde devletin faaliyetlerini sürdürmesi ve bireyin özgürlüğüne kısıtlama getirilmemesi taraftarıdır.

Piyasa sosyalizmi ise sosyalizmi daha ılımla hale getirme çalışmalarının sonucu olarak ortaya atılmış olan bir olgudur. Devletin ekonomi içerisindeki ağırlığının sosyalizmdeki kadar olmasa da gerekli olduğu ancak buna karşın bireyin (işçilerin) ekonomik faaliyetlerde alınacak kararları etkileme gücüne sahip olması gerekliliğini ifade etmektedir. Ekonomi, bir teknokrat gurubu tarafından yönetilmeli, mülkiyet hakkı devlete ait olmalı ancak üretim sürecinde çalışanların söz hakkı bulunmalıdır.

Her ne kadar, sosyalizm ve türevi olarak ortaya konulan düşünce akımları olsa da bireyin hak ve özgürlüklerinin korunması ve kamusal yönlendirmenin olanaksızlığı nedeniyle kapitalist ekonomik sistemin alternatifi bulunmamaktadır.

Hiç yorum yok: