REFAH DEVLETİ DÜŞÜNCESİNİN GELİŞİMİ VE BİR LİBERAL
ALTERNATİF OLARAK ÜÇÜNCÜ SEKTÖR
Salih ALP Adem KARAKAŞ
Giriş
Bu çalışmanın temel hedefi, toplumsal sosyal adalet taleplerinin bir devlet düşüncesi ile birleşerek ortaya çıkmasını pratikteki uygulamaları ile birlikte araştırmak ve aynı zamanda bu modele liberal karşı çıkışın bir sonucu olarak “üçüncü sektörün” alternatif bir yaklaşım olarak nasıl değerlendirildiğini incelemektir. Burada alternatif ifadesini kullanırken dikkat edilmesi gereken bir noktanın da vurgulanması gerekmektedir ki bu da üçüncü sektör kavramının geniş anlamda değil dar anlamda sivil toplum kuruluşlarının refah devletine yardımcı ve sorumluluğunu hafifletici bir anlamda kullanılmış olduğudur.
Bu anlamda çalışmanın ilk bölümünde sosyal devlet düşüncesinin gelişimi ve buna bağlı olarak uygulamalarının nitel bir değerlendirmesi yapılacaktır. İkinci bölümde ise liberal alternatif olarak bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektör” uygulamalarının nasıl bir yaklaşımla sosyal devlete yardımcı olabileceği sorunu üzerinde durulacak ve böylece bu değerlendirmelerin ışığında sonuçlandırıcı bazı düşüncelere varılmaya çalışılacaktır. Çalışma, sosyal devlet çerçevesi içerisinde sivil toplum kuruluşlarının eleştirisi olmaktan çok, gördüğü işlevlerin refah devletine olan olumlu katkılarını kapsamaktadır.
1. Refah Devleti Düşüncesi ve Uygulamalarının Gelişimi
Modern anlamıyla refah devleti (welfare state) modeli, sosyal refahın maksimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir anlayışı temsil etmektedir. Bu model, piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmektedir ve müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışını içermektedir.
Refah devletinin kurumsal açıdan gelişimi değerlendirildiğinde, 1888’deki ilk yasal düzenlemeler ile 1914 yılları arasında kalan zaman dilimi uygulama açısından ilk aşamayı oluşturmaktadır (Koray, 2003:67). Dönemin yükselmekte olan sosyalizm dalgasına karşı Bismarck’ın hayata geçirdiği sağlık sigortası önlemleri ve daha radikal gelişmeler olarak değerlendirilebilecek ABD ve Avusturya’da devlet mülkiyetli tramvay, gaz ve elektrik şirketlerinin ortaya çıkması, sosyal devlet adına atılan ilk adımlar olmuşlardır (Drucker, 1994:175–177).
Ancak bu uygulamalar, bir süre sonra liberalizm ile sosyalizm arasındaki bir üçüncü yol düşüncesinin filizlenmesine ve böylece liberalizmin yeniden yapılandırılarak, sosyalist tehlikeye karşı durulabileceği fikrinin de aşılanmasına yol açmıştır. Bununla beraber üçüncü yol denemelerinin düşünsel anlamda bir felsefeye dönüşmesi, sosyalizmin teorik yapıdan çıkıp, uygulamada da kendisini gösterebilmesini sağlayan Sovyetlerdeki Ekim 1917 Devrimi’nin o coşkulu heyecanının ertesine denk gelmektedir. Dünyada beliren yeni ancak geleceği bir o kadar belirsiz olan bu sosyalist deneyim; batıda laissez-faire politikalarına karşı çıkan çevreleri cesaretlendirmiş ve daha radikal hareket etmelerine olanak tanımıştır (Beşkaya ve Alp, 2004:218).
Örneğin J.M.Keynes, laissez faire ilkesine sımsıkı sarılan dönemin yöneticilerini, 24 Aralık 1917 tarihli bir mektubunda “yetersiz, çılgın, kusurlu olarak niteleyip,” “belirli bir türün uygarlık süresini bile kısaltabilir bunlar” demiştir (Çaklı, 1998:76). Yine Keynes, 1926 yılında yayınladığı Liberalism and Labour adlı makalesinde fikirlerini daha da ileri götürerek; politik problemin üç şeyi birleştirmekten ibaret olduğunu söylüyordu. İktisadi etkinlik, bireysel özgürlük ve sosyal adalet (Yay, 1993: 67–68).
Ancak ne olursa olsun entelektüel alanda 1929’a gelinceye kadar, devletin ekonomiyi yönetmesi bir yana, durgunluk ve depresyon kavramına inanan pek az insan vardı. İktisatçıların çoğu, piyasa ekonomisinin “kendi kendini düzenleyebilen” bir mekanizma olduğu kanısındaydı. Devletin ve hükümetin görevi, ülkeyi istikrar içinde ve vergileri düşük tutarak tutumluluğu ve tasarrufları teşvik ederek, ekonomik büyümeye uygun “iklimi” sürdürmekti. Ekonomik gidişat ve dalgalanmalar kimsenin kontrol edebileceği bir şey değildi (Drucker, 1994:177).
Fakat 1929 krizi ABD’de başlayıp tüm Avrupa ülkelerini etkisi altına almaya başlayıp ciddi bir ekonomik ve toplumsal buhrana dönüşünce, dönemin hükümetleri bir çözüm arayışına girmiş ve ilk ciddi adımı ABD başkanı Roosevelt atmıştır. Geliştirilen New Deal (Yeni Hareket) politikaları ile buhranın etkilerine karşı bir çözüm arayışına girilmiştir. Ama asıl “ilgi çekici” öneri daha önce üçüncü yol düşüncesi konusunda niyetini açıkça ortaya koyan J.M. Keynes tarafından meşhur kitabı Genel Teori’de ortaya atılmıştır.
Keynes kitabında “Eğer hazine eski şişeleri banknotla doldurup, kullanılmayan kömür madenlerinde uygun derinliklere gömseydi, üzerini şehir çöpleriyle doldursaydı, bunları keşfedip yerden çıkarma işini denenmiş laissez-faire ilkelerine göre özel girişime bıraksaydı… İşsizlik olmazdı ve tali etkiler yardımıyla, toplumun gerçek geliri ve keza sermaye varlığı, muhtemelen, şimdi olduğundan daha büyük olurdu. Gerçekte, evlerin ve benzerlerinin inşa edilmesi akla daha uygun olurdu; fakat bu yolda siyasal ve pratik engeller varsa yukarıdaki hiç yoktan iyi olurdu” (Keynes, 1976:129) diyerek yaşanan ekonomik sıkıntının ancak devletin etkin müdahalesi ile aşılabileceğine işaret etmiştir. Keynes aynı çalışmasında devletin uygulayacağı politikalarla yatırım ve tüketimi etkileyerek ekonomide karşılaşılan iktisadi sorunları çözümleyebileceğini ve devletin özellikle maliye politikası uygulamalarıyla tam istihdamı sağlayabileceğini ifade ederek, devlet müdahalesini bir felsefe haline getirmiştir.
Yine bu dönemdeki gelişmelerin etkisiyle başlangıcı daha öncelere götürülebilecek bir tartışma da, aralarında Dickinson, Durbin, Lerner ve Taylor gibi isimlerin bulunduğu bir grup iktisatçı tarafından gündeme getirilmiştir. Özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda tüketim malı ve emek fiyatının piyasada rekabet halinde belirlenmesini içeren daha katı bir üçüncü yol düşüncesi olan O. Lange’in ”piyasa sosyalizmi” görüşü savunulmuş; iktisadi etkinliğin sosyalizmde, kapitalizmdeki gibi hatta daha iyi işleyeceğini belirtip, piyasa temelinde bir sosyalizm önerilmiştir (Eren, 1987:3–20).
Tüm bu fikirlerin etkisiyle özellikle ikinci dünya savaşından sonra devletin ekonomiye müdahalesi, yapılan devletleştirme çalışmaları ile yeni bir boyut ve nitelikli değişim kazanmış ve özellikle piyasa ekonomisinin rekabetçi alanı daraltılarak kamu kesimi için bir faaliyet alanı oluşturulmuş (Hamitoğulları, 1982:312) ve yine bu dönemde daha önce adımları atılan iş kazası, hastalık, yaşlılık ve işsizlik sigortaları konusundaki kapsayıcı uygulamalar tek bir çatı altında toplanarak sosyal güvenlik sistemi ile birleştirilmiştir (Koray, 2003: 67).
Planlamacı politikaların uygulamadaki yükselişinin etkilerinin bertaraf edilmesi amacı ile klasik liberal iktisatçıların entelektüel çıkışları olmuş ancak çok başarılı olamamışlardır. Örneğin aralarında M.Friedman, L.Robbins, L.Mises, M.Polanyi gibi isimler Avusturyalı iktisatçı F.A Hayek’in önderliğinde 1 Nisan 1947 tarihinde İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında toplanarak “Sosyalizm ve Planlamanın Avrupa’daki Yükselişi” içerikli bir konferans düzenlemiş ve bu türden politikaları “bireysel özgürlüğü tehdit ettiği gerekçesiyle” sert biçimde eleştirmişlerdir. Konferansın kapanış bildirgesi şöyledir;
“…Uygarlığın merkezi değerleri tehlikededir. Yeryüzünün büyük bir kısmında insanın onuru ve özgürlüğü için gerekli koşullar çoktan ortadan kalkmıştır. Diğerlerinde de var olan planlamacı eğilim ve refah politikalarının gelişimiyle sürekli tehlike altındadır. Bireyin durumu ve gönüllü gruplar sürekli olarak keyfi gücün yayılmasıyla tehlike altındadır… Bu gelişmeleri ellerinde tutan grup (bürokratlar), bütün ahlak kurallarını göz ardı eden bir tarih görüşü büyütmektedir. Ayrıca özel mülkiyeti ve rekabete olan inancın azalmasını yaygınlaştırmaktadırlar (Bkz. Gül, 2006:35).
Ancak bu türden (klasik) liberal çıkışlara rağmen üçüncü yol politikaları hızla yükselişine devam etmiş, E.Durbin 1949 yılında “günümüzde hepimiz planlamacıyız... Savaştan bu yana tüm dünyada laissez-faire olan popüler inancın yitirilmesi dikkate değer bir hızla devam etmektedir” diyebilmiş (Giddens, 2000:16) 1960’lara gelindiğinde ise neredeyse Batı’nın tüm gelişmiş ülkelerinde, devletin tüm sosyal sorunlar ve sosyal işler için en uygun yapıcı olduğu görüşü, kabul edilmiş bir doktrin haline gelmiştir (Drucker, 1994:175)
Yine bu dönemde devletin bir ekonomik ajan olmasının elzem olduğuna ilişkin bir entelektüel çıkış ta kurumcu iktisadın ABD’de önde gelen ismi J.K. Galbraith’dan gelmiştir. Galbraith 1958 yılında yayınladığı Bolluk Toplumu (Affluent Society) adlı kitabında devletin ekonomide bulunmasının zorunluluğunu “toplumsal denge” teorisi ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre toplum üretilmesi gereken mallar için muazzam bir üretim kapasitesine sahip olmasına ve üretip sattığı mallar açısından bir “bolluk toplumu” izlenimi vermesine rağmen, kamu hizmetleri çok yetersiz kalmaktadır (Galbraith, 1999: 186–209). Bu duruma, artan otomobil üretimine karşın karayollarının yetersiz kalması örneğinin verilebileceği gibi modern sanatlardaki gelişememe durumu da örnek verilebilir. Sanat, toplumda konut, sağlık ve ulaşım hizmetlerine benzemeyen yanı nedeniyle fiziksel rahatsızlıklar doğurmaz ama halk kitleleri müziğin, tiyatronun, resmin gelişimiyle kavuşabileceği zevk ve mutluluktan yoksun kalabilecektir. Bu nedenle piyasanın genellikle başarısız olduğu bu gibi alanlarda devletin etkin olarak bulunması elzemdir (Galbraith, 1990:305). Galbraith bu anlamda piyasada üretilen mal ve hizmetlerin ortaya çıkardığı ya da değişik sebeplerden dolayı ortaya çıkan bu türden “toplumsal dengesizliklerin” giderilmesi için kamusal hizmetlerin artırılmasını önermiştir.[†]
Tüm bu gelişmeler ışığında Avrupa refah devletinin varlığı ile ilgili tartışmalar artık bir yana bırakılmış ve daha çok uzandığı boyutlarla ilgili tartışmalar yapılmıştır. 1950–70 yılları arasında uzayan bu dönemde, kuşkusuz, dış ekonomik koşulların da uygun olması nedeniyle, belli bir ekonomik büyüme sağlanmış, istihdam amacına ulaşılmış, sosyal harcamalar sürekli artmış ve ciddi bir toplumsal çatışma yaşanmadan ekonomik gelişmenin yanı sıra başta eğitim, sağlık ve çalışma koşulları olmak üzere birçok alanda devletçi adımlar atılmıştır (Koray, 2003:68).
1972 yılında yayınladığı ve çok tartışılan “A Theory of Justice” adlı eseri ile John Rawls yeniden dağıtımcı eğilimler konusunda oldukça iddialı bir tavır sergilemiştir. Doğal yeteneklerin belirli bir dağılımında, bazı insanlar yeteneklerini kullanarak diğerlerinden daha fazla bir kazanç elde edebilir ancak bu ahlaki açıdan tamamen “keyfidir” ve farklılığı giderme (difference) prensibi ile düzeltilmelidir. Bu anlamda, doğal yetenekleri ile daha fazla kazanım sağlayanlara, bu tür eşitsizlikler en az avantajlının yararınaysa müsaade edilebilir. Piyasa ekonomisinin işleyişinin yol açtığı eşitsizliklerden kaynaklanan ayrıcalıkların giderilmesi için piyasa dışı kuralların yönlendirdiği yeniden dağılım politikaları devreye sokulabilir (Yayla, 1993:73) diyerek refah devletinin adalet politikalarına felsefi alanda önemli destek sağlamıştır.
Ancak 1970’lerin ortalarına gelindiğinde ortaya çıkan bir kapsamlı stagflasyon krizi, tüm bu refah devleti düşünce ve uygulamalarının sonuçlarının aslında o kadar da toz pembe olmadığını göstermiştir. Ortaya çıkan kriz “üçüncü yol” teorisyenlerinin içinden çıkamadığı sorunlar yumağı haline gelince, açıklama bir liberal iktisatçı olan M. Friedman tarafından yapılmıştır.[‡] Friedman, stagflasyon olgusuna bizzat refah devleti iktisat politikalarının neden olduğunu ampirik kanıtlar ile açıklarken aynı zamanda bu politikaları sert biçimde eleştirmiştir. Bu tartışmayı R. Lucas ve taraftarları daha da genişletmişlerdir. Bir diğer sorun olarak; refah devleti harcamalarının vergi oranları üzerindeki yükseltici etkisi ile birlikte sosyal güvenlik sisteminin, insanların tasarruf ve yatırım dürtüsünü körelttiğini gösteren Feldstein ve taraftarları, vergi oranlarının artık dayanılmaz hale geldiğini açık bir biçimde ortaya koymuşlardır (Krugman, 2001:38–76).
1980’li yıllara gelindiğinde artık keynesyen iktisadın çözülme süreci tamamlanmış hem düşünce hem de uygulama da yeni liberal politikalar hâkim paradigma haline gelmiştir. Bu anlamda dönemin sağ iktidarları sendikalar başta olmak üzere, toplumsal muhalefet gruplarına yönelik halk desteğinin azaltılarak piyasa süreci içerisindeki güçlerinin ve etkinliklerinin azaltılmasında başarı kazanmışlardır. Refahın temelde toplumsal değil, bireysel bir sorumluluk olduğu anlayışını yaygınlaştırarak bu alanda sosyal devletin etik ve toplumsal sorumluluklarını terk etmesine ve yerel topluluklar ile yardım kurumlarını güçlendirmesine çaba sarf etmişlerdir. Ayrıca refah devletinin temelini oluşturan sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırmaya çalışarak, sigortacılığı daha çok özel alana kaydırmak istemişlerdir (Gül, 2006:307). Bununla beraber kamusal üretim güçlerinin önemli bir kısmını “özelleştirme” kapsamında özel sektörün rekabetçi mekanizmalarına devretmişler ve olabildiğince devletin küçülmesine özen göstererek kendilerini yıllar buyu süregelen devletçi paradigmanın yerleşen statükosunu yıkmaya adamışlardır.
Ancak 1990’ların başlarında refah devleti düşüncesi yeniden filizlenmiş ve bir İngiliz sosyolog olan Giddens, sosyal demokrasinin büyük bir itibar kaybına uğraması ve liberalizmin 1980’lerden itibaren tekrar hakim paradigma haline gelmesi karşısında sosyal devlete niteliksel bir değişimle “yeni anlamlar” yüklemiş ve “yeni üçüncü yol” kavramını politik iktisadın alanına sokmuştur (Beşkaya ve Alp, 2004:218). Bununla beraber Giddens, refah devleti konusunda yeni liberallerden gelen eleştirilerin bazılarını makul bularak “yeni üçüncü yol politikaları, sosyal politika uygulamalarının problemli bir geçmişi olduğunu itiraf ederek, sağın bu uygulamaları hedef alan eleştirilerinden bazılarını kabul etmelidir” (Giddens, 2000:127) diyerek kendisine bir çıkış noktası oluşturmuştur.
Bu anlamda Giddens’in yeni politikaları devleti küçültmek isteyen yeni liberal politikalar ile devletin genişletilmesini savunan sosyal demokrasinin ortasında bir noktada yer almaktadır.[§] Ona göre refah devleti kavramı bürokratik engeller yüzünden gerçek gereksinim sahiplerine hizmet edememiştir (Giddens, 2000:17). Özellikle refah devletinin ana gayesi olarak bilinen “yeniden dağıtım” ilkesine içeriğinin belirsizliğinden dolayı çeki düzen verilmeli (Giddens, 2002:150) ve bu yeni anlayışta yeni politikalar bireysel inisiyatif ve özgürlükle bağdaşır hale getirilerek, vatandaşın eylem potansiyelini işe yarayan hale getiren bir “sosyal yatırım devletine” dönüştürülmelidir. Böylece yeni karma ekonomi bir taraftan kamu çıkarlarını savunurken diğer yandan piyasaların dinamizmini kullanmak suretiyle kamu ve özel sektörün ortak hareketini sağlamalıdır.
2. Refah Devletine Bir Alternatif Olarak Üçüncü Sektör
Refah devleti anlayışının periyodik bir çerçevede politik iktisadın düşünsel alanındaki gelişimini hızlandırması ve bunun sonucunda uygulamalarının da gelişerek yerleşmesinin ekonomik alana temel olarak getirdiği en önemli yenilik, bu alanı özel ve kamusal olarak ikiye ayırması olmuştur. Bu gelişme ile birlikte sözü edilen piyasanın rekabetçi alanı oldukça daraltılmış ve kamusal faaliyetler bu alana yerleşerek sistematik bir çerçeve oluşturmuştur.
Bu durum aslında refah devleti düşüncelerinin çok daha başlangıcından itibaren özellikle klasik liberal geleneğe bağlı bulunan birçok iktisatçıyı rahatsız etmiş bu tutum ve davranışların bireysel özgürlüğün alanını daraltılması bir yana etkinliğinin ve işlerliliğinin de olamayacağında ısrar etmelerine neden olmuştur. Örneğin F.A. Hayek, refah devletinin üçüncü yol politikalarını 1944 yılında yayınladığı Kölelik Yolu adlı kitabında eleştirirken; “Gerek rekabet, gerekse merkezi idare, tam olmadıkları takdirde gayet fena neticeler verir, muayyen bir meseleyi halledebilmek için bu iki yoldan birini seçmek lazımdır, iki usulün birbirine karıştırılması her ikisinin de tesirsiz kalması demektir ve varılacak netice, bunların her biriyle iktifa edildiği takdirde elde edilecek neticelerden kötü olur” (Hayek, 1995:43) demiştir.
Hayek, bu türden üçüncü yol düşüncelerinin devlete atfettiği ekonomik etkinliği azaltmak ve ekonomik alanın kamusal ve özel olarak ayrılması hususunda ki sorunları aşmak için bir alternatif olarak gönüllü birliklerin (bağımsız sektör) göz ardı edilmemesini istemektedir. O, hükümet daha kamu hizmeti alanına girmeden evvel birçok hizmetin bu tür birliklerle yapıldığına dikkat çeker. Halk eğitimi, kamu hastaneleri, kütüphaneler, müzeler, tiyatrolar ve parklar bu özel birliklerin önderlik ettikleri kurumlardır (Hayek, 1997:72) ve bunların muhafaza edilmesi, kamu hizmeti alanında devletin tekel yaratma tehlikesini hafifletecektir. Hayek, geliştirildiği takdirde bağımsız sektörün neleri başarabileceğini konusunda Richard Cornuelle’in fikirlerini ön plana çıkarır. Cournelle, “Reclaiming the American Dream” adlı kitabında şu sonuca varmıştır. "İnanıyorum ki tamamen harekete geçirildiğinde bağımsız sektör şunları yapabilir”.
1. İsteyen ve yapabilen herkesi işe yerleştirmek
2. Yoksulluğu ortadan kaldırmak
3. Çiftlik meselesini bulup çözmek
4. Herkese iyi tıbbi tedavi sunmak
5. Gençlik suçlarını durdurmak
6. Kasaba ve şehirleri yenilemek
7. Herkese makul emeklilik parası ödemek
8. Yüzlerce idari kuralı, daha etkili davranış kuralları ile değiştirmek
9. Milletin toplam araştırma gayretini çekip çevirmek
10.Dış siyasetimizi insani refah ve kişisel vakar için dünya çapında bir seferberliğe dönüştürmek
11. Hisse senedi sahipliğini daha da yaygınlaştırarak dünya çapında seferberliğe dönüştürmek
12. Hava ve su kirlenmesini durdurmak
13. Herkese ihtiyaç duyduğu eğitimi vermek
14. İsteyen herkese kültür ve eğitim kapıları açmak
15. Irk ayrımını ortadan kaldırmak” (Bkz. Hayek, 1997:278)
Refah devletinin etkilerini azaltmak anlamında klasik liberal yazarlar tarafından bir alternatif olarak öne çıkarılan “üçüncü sektörün” bağımsız kuruluşları, temelinde bir sivil toplum odaklı alanı ifade etmektedir. Bu anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) özellikle Batıdan başlayarak temsili demokrasilerde yönetim krizinin baş göstermesi ve halkın yönetime doğrudan katılma isteminin artmasıyla toplumsal yaşamda önemli bir güç konumuna gelmişlerdir. Batı Avrupa’nın tarihinde kavramsal olarak Antik Yunan’a kadar uzanan ve yurttaşlar toplumu anlamında kullanılan sivil toplumun kurumsallaşması modernleşme süreciyle mümkün olabilmiştir. Modernitenin getirdiği çatışmacı toplumsal yapı, toplumdaki farklı çıkar gruplarının siyasal karar mekanizmaları üzerinde baskı gücü kurma ihtiyacını ve dolayısıyla da STK’ların hızla kurumsallaşmasını olanaklı kılmıştır. STK’lar, liberal demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla toplumda işleyiş kazanması sonucu modern ve örgütlü yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuşlardır [**](Aslan ve Kaya, 2003:215–216).
Bu anlamda sivil toplum kuruluşları, “toplum yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kâr amacı gütmeyen, sorunların çözümüne katkı sağlayarak çoğulculuk ve katılımcılık kültürünü geliştiren, demokratik isleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve gönüllü bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmelerdir”. Başka bir tanıma göre ise “belli toplumsal, kültürel, sanatsal, bilimsel amaç ya da amaçlar çerçevesinde gönüllü olarak bir araya gelen, örgütleşen ve o amaçlar doğrultusunda faaliyette bulunan kişilerin oluşturdukları, tüzel kişiliği ve sürekliliği olan örgütsel yapılardır” (Yıldırım, 2003:238).
Kişilerin yaşamlarını pozitif yönde değiştirmeyi amaç edinen ve bu amaca yönelirken bir karşılık, bir maddi çıkar beklemeyen, devlete karşı bir bağımlılığı olmayan (Drucker, 1993:202) bu türden üçüncü sektör temsilcilerini sosyal ihtiyaçları karşılamaya yönelik çalışmalarını iki bağımsız alanda değerlendirilebilmek mümkündür. Bunlardan ilki, eskiden beri “hayır işleri” olarak bilinen; yoksul ve yardıma muhtaç, çaresiz, çalışamayacak durumda olanlara yardımcı olmayı amaçlayan bir hizmetler ağını içermektedir. İkinci alan ise, hayır işlerinden ayrı olarak toplumu ve insanları değiştirmeye yönelik eğitim, sağlık, araştırma gibi alanlarındaki tesisleşmeyi öne çıkaran hizmetler ağı ile alakalıdır. Özellikle refah devletinin sosyal bir sorunu hükümet eliyle çözmeye yönelik uygulamalarının sonuçsuz kaldığı dönemde, kar amacı gütmeyen kurumlar önemli bir büyüme potansiyeline ulaşmış ve etkileyici sonuçlar elde etmişlerdir[††] (Drucker, 1994:237–239).
Bu kuruluşlar işlevsel açıdan, varlıkları ve örgütsel yapılarının niteliği ile çoğulcu ve etkin bir toplum yapısının sağlanmasında ve aynı zamanda bireysel vatandaşlık bilincinin gelişimine katkı anlamında önemli görevler üstlenirler. Bununla beraber devletin idari ve siyasi kadroları üzerine baskı yapabilme ve siyasi uygulamalarını “sivil baskı” ile değiştirebilme veya topluma benimsetebilme niteliğinin de en önemli üstlenicilerinden sayılırlar. Böylece sivil toplum kuruluşları, daha büyük siyasal katılım ve sorumluluk yönünde baskı yaratmaya yetenekli, siyasal gelişmenin ajanları olarak görülmelidirler. Siyasal yönden sivil toplum kuruluşları, siyasal değişimi kolaylaştırmada ve demokrasiyi sağlamlaştırmada etkin bir rol oynamalıdırlar ve oynamaktadırlar.
Bu anlamda ekonomik ve politik gelişimi değerlendirildiğinde liberal bir bakış açısı ile “toplumsal yapıların yeniden inşası amacıyla bireysel ve kolektif yarara dönük, daha geniş ve daha büyük serbest hareket alanları oluşturmak için yani daha az devlet için, devletçi kurumsal etkileme alanlarının daraltılması boyutunun yanı sıra, toplumun devletsizleştirip toplumsallaştırılmasına çalışmak için, “daha çok toplum” talebini de “daha az devleti” tamamlayıcı bir talep olarak ön plana çıkarmak (Gökbunar ve Erdal, 1997) bağlamında üçüncü sektörü öne çıkarmanın bir refah devleti alternatifi olması açısından karşı çıkılabilir bir tarafı olmamalıdır.
Sivil toplum bu anlamda öncelikle bireylerin kendi arayışları doğrultusunda örgütlenmelerini sağlayarak haklarını daha etkili biçimde savunmalarına yol açar. Liberal anlayışa göre klasik haklar bireylerin insan olmaktan kaynaklanan ve beraberlerinde getirdikleri temel haklarıdır. Dolayısıyla adaletin objesi insan olmaktan dolayı bireyin kendisidir. Ancak birey bu haklarını devlete karşı nasıl koruyacağı sorusu yoğun biçimde gündeme gelmektedir. Liberalizm grup-tanımlı haklara şiddetle karşı çıkmakta ve hakların ancak bireysel düzlemde tanımlanabileceğini savunmaktadır. Liberal hakların, insan doğasından kaynaklanan evrensel bir boyutunun olmasının yanı sıra, bunlardan bir kısmının yerel boyutu da vardır. Özgürlük yerel boyutta içeriği doldurulacak bir haktır. Çünkü insanların kendilerini özgür hissedecekleri alan ve pratikler farklıdır. Bu noktada insanların farklı arayışları tahkim edilemez. Kimisi dinsel bir pratikle kendini özgür hissedebilirken, kimisi de din dışı bir alanda tatmin veya özgürlüğünü arayabilir. O halde bireylerin yerel haklarının içeriğini tanımlayarak bunları maksimum düzeyde savunabilmesi için örgütlenmeleri kaçınılmazdır. Burada kişinin dâhil olduğu örgütün kimliği ile bütünleşme tehlikesi biz ve ben dengesinin kaybolmasından doğar. Aksi takdirde kişiler haklarını örgütler içinde daha etkin biçimde alabilirler. Nitekim 1960’lı yıllardan sonra yükselen çevrecilik hareketleri devletlerin çevre politikaları üzerinde baskı kurmak suretiyle bireysel yaşamın kaçınılmaz tercihinin örgütlü toplumlarda ne kadar daha etkin biçimde elde edilebileceğini göstermektedir. O halde sivil toplum grupları içinde yer almak, onlarla bütünleşerek “kimlik haklarına” yönelmek için değil, bireyin kendi doğasından kaynaklanan haklarını daha etkin biçimde savunmak için gereklidir (Çaha, 1996).
Zaten temel olarak modern sivil topluma anlam veren ön koşul da, sosyal grupların devlet müdahalesi olmaksızın kendi sivil inisiyatiflerini geliştirebilmiş olmalarıdır. Sosyal otonomi sağlayamayan, devlete her yönü ile bağlı sosyal grupların devletin resmi ideolojisinin dışına çıkabilmesi ve alternatif söylemler üretmesi mümkün olmadığı gibi sosyal örgütlerin sivil toplum niteliği taşıyabilmeleri için mutlak anlamda devletten bağımsız bir otonom alana sahip olmaları gerekmektedir. Bunun gerçekleşmediği bir yerde sosyal ve siyasal bir farklılaşma olamayacağı gibi, bireyi ve üçüncü sektörün sosyal örgütlerini devlet müdahalesinden kurtarmak mümkün değildir (Çaha, 2000:64). Bu yüzden bir çerçeve olarak değerlendirildiğinde üçüncü sektörün sivil alanı, temel olarak devletçi politikaların ideolojik temeline aykırı bir temsili ifade eder.
Bu anlamda devletinin verdiği sosyal hizmetler açısından içine düştüğü bunalımdan kurtulabilmesi ve bireysel özgürlüğün alanına katkı amaçlı olarak, hükümetlerin aynı ekonomik alanı piyasanın rekabetçi firmalarına bırakması gibi, yoksullukla mücadele, eğitim, sağlık gibi hizmet amaçlı sunduğu belli başlı bazı faaliyetlerini üçüncü sektörün sosyal temsilcilerine bırakması (Drucker, 1994:238–239) liberal bir çözüm olarak anlamlı bir metodu ifade edecektir.[‡‡] Böylece birey ve gruplar arasındaki kaynak transferinin devletçe yönetimini içeren dikey dayanışmadan, üçüncü sektörün faaliyetleri ile yatay dayanışmaya geçişin zemini hazırlanmış da olacaktır.
Ancak bu noktada bazı teorisyenler, liberal yazarların üçüncü sektöre verdiği desteğe karşın sivil kuruluşlarının bazı noktalarını eleştirerek farklı bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Onlara göre, bugün özellikle sivil toplum içinde yer alan kuruluşların en önemli sorunlarından birisi, ulusal-yerel-bölgesel düzeyde demokrasinin savunucuları iken, kendi içlerindeki demokrasi ve katılım süreçlerini işletmekte başarısız olmalarıdır. Söz konusu bu başarısızlık, STK’lardaki örgütsel üyelik ile ilgili çalışmalarda elde edilen sonuçların mükemmel olmaktan uzak olması anlamına gelmektedir. Ayrıca bugün STK’lar yeni bir tür elitizme kayma, uluslararasılaşmış, İngilizce konuşan, proje yazan, fon avcılığı yapan bir sınıf yaratma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla da, devlete sırtını dayamış, kamu veya uluslararası fonlardan nemalanma arayışı içinde olan çıkar gruplarının ne kadar sivil olduğu tartışmalı hale gelmektedir (Tosun, 2003).
Bu türden sorunları aşmak ve yeni daha farklı bir gelişim için, liberal düşüncenin, devlet ile sivil toplum ve piyasa arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiği ilkesinin aksine, yeni bir “birleştirici” kuram ile bu üç alanın ortaya çıkan toplumsal sorunları çözmede işbirliği içinde olmaları gerektiğini savunulmaktadır. Böylece toplumun aktüel sorunlarına uygun çözümleri geliştirmek için sivil toplum dünyası ile devlet arasındaki bağlantıları (birliği) oluşturacak düzenlemelerin yapılması birinci hedeftir. Bu çerçevede sivil toplum ile demokratikleşme, iyi yönetişim, sosyal sermaye kavramları birlikte incelenmeye, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin politik boyutlarına vurgu yapılmaya başlanmış ve devlet mi, sivil toplum mu ikilemi yerine sivil toplum ve devletin birlikte ele alınması noktasına gelinmiştir (Tosun, 2003). Örneğin Giddens (2002:93) “ Devlet ve sivil toplum her biri diğerine yardımcı olacak şekilde, fakat aynı zamanda diğeri üzerinde kontrol işlevi de görerek bir ortaklık içerisinde olmalıdır” diyerek bu yaklaşıma destek verenler arasında yer almıştır.
Ancak liberal görüşe alternatif bu hareketin yine bizzat liberal görüşe aykırı olan bazı problemleri vardır. Özellikle “birleştirici strateji” aracılığıyla sivil toplum kuruluşlarının kamu fonlarından yararlanmasının önünün açılması süreci ister istemez devlet (iktidarı) ile sivil toplumu tehlikeli şekilde birbirine yaklaştıracak ve böylece sivil toplum kuruluşlarının yeni patronaj araçları olarak sahneye çıkması olasılığını ortaya çıkaracaktır. Bu ve buna benzer sebepler nedeniyle “birleştirici strateji” bazı kabul edilir argümanlara sahip olsa da liberal düşüncenin sivil toplum anlayışa ters düşmektedir.
Sonuç
Modern anlamda sosyal devlet uygulamalarının, 19. yüzyıldan itibaren beliren ve Sovyetlerdeki 1917 Ekim devrimiyle doruğa ulaşan sosyalizm tehlikesine karşı Batının bazı devletlerinde alınan belli başlı bazı tedbirlerle başladığını ifade edebilmek mümkündür. Ancak bu uygulamaların düşünsel anlamda gelişebilmesi ve bir doktrinal yapıya kavuşması özellikle 1929 bunalımının ardından, J.M. Keynes tarafından sağlanmış ve felsefi bir yapıya kavuşturulmuştur. Oluşan bu yeni yapı sonrası refah devleti uygulamaları hızla yaygınlaşmış, düşünsel anlamda ise yeni birçok katkı yapılmış ve bu politikalar 1970’li yılların ortalarına gelene kadar doludizgin sürdürülmüştür.
Ancak daha çok başlardan itibaren klasik liberal çizgiden ayrılmayan bir grup iktisatçı, bu türden uygulamalara sert biçimde muhalefet etmiş, özellikle bireysel özgürlük ve piyasa mekanizmasının üstünlüğü temelinde karşı çıkışlarda bulunmuşlar buna karşın bu muhalif sesler oldukça cılız kalmış ve düşünceleri itibar görmemiştir. Ancak 1970’lerdeki stagflasyon krizi onların bilhassa ekonomik itirazlarını haklı kılmış ve bu anlamda liberal düşünce uzun bir aradan sonra tekrar politik iktisadın alanında hakim paradigma haline gelmiştir.
Bu anlamda uygulama açısından 1990’li yılların ortalarına kadar daha çok liberal politikaların izlendiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda düşünsel anlamda, refah devletinin kurumsal olarak yerleşmesinin sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar da hızlanmıştır. Bunlardan bir tanesi de, aslında tartışmaları daha eskiye dayandırılabilecek bir tartışma olan bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektörün” refah devletinin kısmi ya da bütünsel anlamda alternatifi olup olamayacağına ilişkin tartışmalar olmuştur. Özellikle uygulamadaki bazı aksaklıklarına rağmen, kar amacı gütmeyen bu “üçüncü sektör” kuruluşlarının elde ettiği başarılar, liberal iktisatçıları oldukça tatmin etmiş ve bu alanının refah devletinin bir alternatifi olarak literatüre sokma konusunda ısrarcı olmalarında etkin bir rol oynamıştır. Bu kuruluşların özellikle gelişmiş batı ülkelerindeki çalışmaları ve başarılarına bakıldığında, bazı aksaklıklarına rağmen bu alternatifi öne çıkaranların çok da haksız olmadıkları teyit edilmiştir denilebilmektedir.
Salih ALP Adem KARAKAŞ
Giriş
Bu çalışmanın temel hedefi, toplumsal sosyal adalet taleplerinin bir devlet düşüncesi ile birleşerek ortaya çıkmasını pratikteki uygulamaları ile birlikte araştırmak ve aynı zamanda bu modele liberal karşı çıkışın bir sonucu olarak “üçüncü sektörün” alternatif bir yaklaşım olarak nasıl değerlendirildiğini incelemektir. Burada alternatif ifadesini kullanırken dikkat edilmesi gereken bir noktanın da vurgulanması gerekmektedir ki bu da üçüncü sektör kavramının geniş anlamda değil dar anlamda sivil toplum kuruluşlarının refah devletine yardımcı ve sorumluluğunu hafifletici bir anlamda kullanılmış olduğudur.
Bu anlamda çalışmanın ilk bölümünde sosyal devlet düşüncesinin gelişimi ve buna bağlı olarak uygulamalarının nitel bir değerlendirmesi yapılacaktır. İkinci bölümde ise liberal alternatif olarak bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektör” uygulamalarının nasıl bir yaklaşımla sosyal devlete yardımcı olabileceği sorunu üzerinde durulacak ve böylece bu değerlendirmelerin ışığında sonuçlandırıcı bazı düşüncelere varılmaya çalışılacaktır. Çalışma, sosyal devlet çerçevesi içerisinde sivil toplum kuruluşlarının eleştirisi olmaktan çok, gördüğü işlevlerin refah devletine olan olumlu katkılarını kapsamaktadır.
1. Refah Devleti Düşüncesi ve Uygulamalarının Gelişimi
Modern anlamıyla refah devleti (welfare state) modeli, sosyal refahın maksimizasyonu amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir anlayışı temsil etmektedir. Bu model, piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmektedir ve müdahaleci, düzenleyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışını içermektedir.
Refah devletinin kurumsal açıdan gelişimi değerlendirildiğinde, 1888’deki ilk yasal düzenlemeler ile 1914 yılları arasında kalan zaman dilimi uygulama açısından ilk aşamayı oluşturmaktadır (Koray, 2003:67). Dönemin yükselmekte olan sosyalizm dalgasına karşı Bismarck’ın hayata geçirdiği sağlık sigortası önlemleri ve daha radikal gelişmeler olarak değerlendirilebilecek ABD ve Avusturya’da devlet mülkiyetli tramvay, gaz ve elektrik şirketlerinin ortaya çıkması, sosyal devlet adına atılan ilk adımlar olmuşlardır (Drucker, 1994:175–177).
Ancak bu uygulamalar, bir süre sonra liberalizm ile sosyalizm arasındaki bir üçüncü yol düşüncesinin filizlenmesine ve böylece liberalizmin yeniden yapılandırılarak, sosyalist tehlikeye karşı durulabileceği fikrinin de aşılanmasına yol açmıştır. Bununla beraber üçüncü yol denemelerinin düşünsel anlamda bir felsefeye dönüşmesi, sosyalizmin teorik yapıdan çıkıp, uygulamada da kendisini gösterebilmesini sağlayan Sovyetlerdeki Ekim 1917 Devrimi’nin o coşkulu heyecanının ertesine denk gelmektedir. Dünyada beliren yeni ancak geleceği bir o kadar belirsiz olan bu sosyalist deneyim; batıda laissez-faire politikalarına karşı çıkan çevreleri cesaretlendirmiş ve daha radikal hareket etmelerine olanak tanımıştır (Beşkaya ve Alp, 2004:218).
Örneğin J.M.Keynes, laissez faire ilkesine sımsıkı sarılan dönemin yöneticilerini, 24 Aralık 1917 tarihli bir mektubunda “yetersiz, çılgın, kusurlu olarak niteleyip,” “belirli bir türün uygarlık süresini bile kısaltabilir bunlar” demiştir (Çaklı, 1998:76). Yine Keynes, 1926 yılında yayınladığı Liberalism and Labour adlı makalesinde fikirlerini daha da ileri götürerek; politik problemin üç şeyi birleştirmekten ibaret olduğunu söylüyordu. İktisadi etkinlik, bireysel özgürlük ve sosyal adalet (Yay, 1993: 67–68).
Ancak ne olursa olsun entelektüel alanda 1929’a gelinceye kadar, devletin ekonomiyi yönetmesi bir yana, durgunluk ve depresyon kavramına inanan pek az insan vardı. İktisatçıların çoğu, piyasa ekonomisinin “kendi kendini düzenleyebilen” bir mekanizma olduğu kanısındaydı. Devletin ve hükümetin görevi, ülkeyi istikrar içinde ve vergileri düşük tutarak tutumluluğu ve tasarrufları teşvik ederek, ekonomik büyümeye uygun “iklimi” sürdürmekti. Ekonomik gidişat ve dalgalanmalar kimsenin kontrol edebileceği bir şey değildi (Drucker, 1994:177).
Fakat 1929 krizi ABD’de başlayıp tüm Avrupa ülkelerini etkisi altına almaya başlayıp ciddi bir ekonomik ve toplumsal buhrana dönüşünce, dönemin hükümetleri bir çözüm arayışına girmiş ve ilk ciddi adımı ABD başkanı Roosevelt atmıştır. Geliştirilen New Deal (Yeni Hareket) politikaları ile buhranın etkilerine karşı bir çözüm arayışına girilmiştir. Ama asıl “ilgi çekici” öneri daha önce üçüncü yol düşüncesi konusunda niyetini açıkça ortaya koyan J.M. Keynes tarafından meşhur kitabı Genel Teori’de ortaya atılmıştır.
Keynes kitabında “Eğer hazine eski şişeleri banknotla doldurup, kullanılmayan kömür madenlerinde uygun derinliklere gömseydi, üzerini şehir çöpleriyle doldursaydı, bunları keşfedip yerden çıkarma işini denenmiş laissez-faire ilkelerine göre özel girişime bıraksaydı… İşsizlik olmazdı ve tali etkiler yardımıyla, toplumun gerçek geliri ve keza sermaye varlığı, muhtemelen, şimdi olduğundan daha büyük olurdu. Gerçekte, evlerin ve benzerlerinin inşa edilmesi akla daha uygun olurdu; fakat bu yolda siyasal ve pratik engeller varsa yukarıdaki hiç yoktan iyi olurdu” (Keynes, 1976:129) diyerek yaşanan ekonomik sıkıntının ancak devletin etkin müdahalesi ile aşılabileceğine işaret etmiştir. Keynes aynı çalışmasında devletin uygulayacağı politikalarla yatırım ve tüketimi etkileyerek ekonomide karşılaşılan iktisadi sorunları çözümleyebileceğini ve devletin özellikle maliye politikası uygulamalarıyla tam istihdamı sağlayabileceğini ifade ederek, devlet müdahalesini bir felsefe haline getirmiştir.
Yine bu dönemdeki gelişmelerin etkisiyle başlangıcı daha öncelere götürülebilecek bir tartışma da, aralarında Dickinson, Durbin, Lerner ve Taylor gibi isimlerin bulunduğu bir grup iktisatçı tarafından gündeme getirilmiştir. Özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda tüketim malı ve emek fiyatının piyasada rekabet halinde belirlenmesini içeren daha katı bir üçüncü yol düşüncesi olan O. Lange’in ”piyasa sosyalizmi” görüşü savunulmuş; iktisadi etkinliğin sosyalizmde, kapitalizmdeki gibi hatta daha iyi işleyeceğini belirtip, piyasa temelinde bir sosyalizm önerilmiştir (Eren, 1987:3–20).
Tüm bu fikirlerin etkisiyle özellikle ikinci dünya savaşından sonra devletin ekonomiye müdahalesi, yapılan devletleştirme çalışmaları ile yeni bir boyut ve nitelikli değişim kazanmış ve özellikle piyasa ekonomisinin rekabetçi alanı daraltılarak kamu kesimi için bir faaliyet alanı oluşturulmuş (Hamitoğulları, 1982:312) ve yine bu dönemde daha önce adımları atılan iş kazası, hastalık, yaşlılık ve işsizlik sigortaları konusundaki kapsayıcı uygulamalar tek bir çatı altında toplanarak sosyal güvenlik sistemi ile birleştirilmiştir (Koray, 2003: 67).
Planlamacı politikaların uygulamadaki yükselişinin etkilerinin bertaraf edilmesi amacı ile klasik liberal iktisatçıların entelektüel çıkışları olmuş ancak çok başarılı olamamışlardır. Örneğin aralarında M.Friedman, L.Robbins, L.Mises, M.Polanyi gibi isimler Avusturyalı iktisatçı F.A Hayek’in önderliğinde 1 Nisan 1947 tarihinde İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında toplanarak “Sosyalizm ve Planlamanın Avrupa’daki Yükselişi” içerikli bir konferans düzenlemiş ve bu türden politikaları “bireysel özgürlüğü tehdit ettiği gerekçesiyle” sert biçimde eleştirmişlerdir. Konferansın kapanış bildirgesi şöyledir;
“…Uygarlığın merkezi değerleri tehlikededir. Yeryüzünün büyük bir kısmında insanın onuru ve özgürlüğü için gerekli koşullar çoktan ortadan kalkmıştır. Diğerlerinde de var olan planlamacı eğilim ve refah politikalarının gelişimiyle sürekli tehlike altındadır. Bireyin durumu ve gönüllü gruplar sürekli olarak keyfi gücün yayılmasıyla tehlike altındadır… Bu gelişmeleri ellerinde tutan grup (bürokratlar), bütün ahlak kurallarını göz ardı eden bir tarih görüşü büyütmektedir. Ayrıca özel mülkiyeti ve rekabete olan inancın azalmasını yaygınlaştırmaktadırlar (Bkz. Gül, 2006:35).
Ancak bu türden (klasik) liberal çıkışlara rağmen üçüncü yol politikaları hızla yükselişine devam etmiş, E.Durbin 1949 yılında “günümüzde hepimiz planlamacıyız... Savaştan bu yana tüm dünyada laissez-faire olan popüler inancın yitirilmesi dikkate değer bir hızla devam etmektedir” diyebilmiş (Giddens, 2000:16) 1960’lara gelindiğinde ise neredeyse Batı’nın tüm gelişmiş ülkelerinde, devletin tüm sosyal sorunlar ve sosyal işler için en uygun yapıcı olduğu görüşü, kabul edilmiş bir doktrin haline gelmiştir (Drucker, 1994:175)
Yine bu dönemde devletin bir ekonomik ajan olmasının elzem olduğuna ilişkin bir entelektüel çıkış ta kurumcu iktisadın ABD’de önde gelen ismi J.K. Galbraith’dan gelmiştir. Galbraith 1958 yılında yayınladığı Bolluk Toplumu (Affluent Society) adlı kitabında devletin ekonomide bulunmasının zorunluluğunu “toplumsal denge” teorisi ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre toplum üretilmesi gereken mallar için muazzam bir üretim kapasitesine sahip olmasına ve üretip sattığı mallar açısından bir “bolluk toplumu” izlenimi vermesine rağmen, kamu hizmetleri çok yetersiz kalmaktadır (Galbraith, 1999: 186–209). Bu duruma, artan otomobil üretimine karşın karayollarının yetersiz kalması örneğinin verilebileceği gibi modern sanatlardaki gelişememe durumu da örnek verilebilir. Sanat, toplumda konut, sağlık ve ulaşım hizmetlerine benzemeyen yanı nedeniyle fiziksel rahatsızlıklar doğurmaz ama halk kitleleri müziğin, tiyatronun, resmin gelişimiyle kavuşabileceği zevk ve mutluluktan yoksun kalabilecektir. Bu nedenle piyasanın genellikle başarısız olduğu bu gibi alanlarda devletin etkin olarak bulunması elzemdir (Galbraith, 1990:305). Galbraith bu anlamda piyasada üretilen mal ve hizmetlerin ortaya çıkardığı ya da değişik sebeplerden dolayı ortaya çıkan bu türden “toplumsal dengesizliklerin” giderilmesi için kamusal hizmetlerin artırılmasını önermiştir.[†]
Tüm bu gelişmeler ışığında Avrupa refah devletinin varlığı ile ilgili tartışmalar artık bir yana bırakılmış ve daha çok uzandığı boyutlarla ilgili tartışmalar yapılmıştır. 1950–70 yılları arasında uzayan bu dönemde, kuşkusuz, dış ekonomik koşulların da uygun olması nedeniyle, belli bir ekonomik büyüme sağlanmış, istihdam amacına ulaşılmış, sosyal harcamalar sürekli artmış ve ciddi bir toplumsal çatışma yaşanmadan ekonomik gelişmenin yanı sıra başta eğitim, sağlık ve çalışma koşulları olmak üzere birçok alanda devletçi adımlar atılmıştır (Koray, 2003:68).
1972 yılında yayınladığı ve çok tartışılan “A Theory of Justice” adlı eseri ile John Rawls yeniden dağıtımcı eğilimler konusunda oldukça iddialı bir tavır sergilemiştir. Doğal yeteneklerin belirli bir dağılımında, bazı insanlar yeteneklerini kullanarak diğerlerinden daha fazla bir kazanç elde edebilir ancak bu ahlaki açıdan tamamen “keyfidir” ve farklılığı giderme (difference) prensibi ile düzeltilmelidir. Bu anlamda, doğal yetenekleri ile daha fazla kazanım sağlayanlara, bu tür eşitsizlikler en az avantajlının yararınaysa müsaade edilebilir. Piyasa ekonomisinin işleyişinin yol açtığı eşitsizliklerden kaynaklanan ayrıcalıkların giderilmesi için piyasa dışı kuralların yönlendirdiği yeniden dağılım politikaları devreye sokulabilir (Yayla, 1993:73) diyerek refah devletinin adalet politikalarına felsefi alanda önemli destek sağlamıştır.
Ancak 1970’lerin ortalarına gelindiğinde ortaya çıkan bir kapsamlı stagflasyon krizi, tüm bu refah devleti düşünce ve uygulamalarının sonuçlarının aslında o kadar da toz pembe olmadığını göstermiştir. Ortaya çıkan kriz “üçüncü yol” teorisyenlerinin içinden çıkamadığı sorunlar yumağı haline gelince, açıklama bir liberal iktisatçı olan M. Friedman tarafından yapılmıştır.[‡] Friedman, stagflasyon olgusuna bizzat refah devleti iktisat politikalarının neden olduğunu ampirik kanıtlar ile açıklarken aynı zamanda bu politikaları sert biçimde eleştirmiştir. Bu tartışmayı R. Lucas ve taraftarları daha da genişletmişlerdir. Bir diğer sorun olarak; refah devleti harcamalarının vergi oranları üzerindeki yükseltici etkisi ile birlikte sosyal güvenlik sisteminin, insanların tasarruf ve yatırım dürtüsünü körelttiğini gösteren Feldstein ve taraftarları, vergi oranlarının artık dayanılmaz hale geldiğini açık bir biçimde ortaya koymuşlardır (Krugman, 2001:38–76).
1980’li yıllara gelindiğinde artık keynesyen iktisadın çözülme süreci tamamlanmış hem düşünce hem de uygulama da yeni liberal politikalar hâkim paradigma haline gelmiştir. Bu anlamda dönemin sağ iktidarları sendikalar başta olmak üzere, toplumsal muhalefet gruplarına yönelik halk desteğinin azaltılarak piyasa süreci içerisindeki güçlerinin ve etkinliklerinin azaltılmasında başarı kazanmışlardır. Refahın temelde toplumsal değil, bireysel bir sorumluluk olduğu anlayışını yaygınlaştırarak bu alanda sosyal devletin etik ve toplumsal sorumluluklarını terk etmesine ve yerel topluluklar ile yardım kurumlarını güçlendirmesine çaba sarf etmişlerdir. Ayrıca refah devletinin temelini oluşturan sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırmaya çalışarak, sigortacılığı daha çok özel alana kaydırmak istemişlerdir (Gül, 2006:307). Bununla beraber kamusal üretim güçlerinin önemli bir kısmını “özelleştirme” kapsamında özel sektörün rekabetçi mekanizmalarına devretmişler ve olabildiğince devletin küçülmesine özen göstererek kendilerini yıllar buyu süregelen devletçi paradigmanın yerleşen statükosunu yıkmaya adamışlardır.
Ancak 1990’ların başlarında refah devleti düşüncesi yeniden filizlenmiş ve bir İngiliz sosyolog olan Giddens, sosyal demokrasinin büyük bir itibar kaybına uğraması ve liberalizmin 1980’lerden itibaren tekrar hakim paradigma haline gelmesi karşısında sosyal devlete niteliksel bir değişimle “yeni anlamlar” yüklemiş ve “yeni üçüncü yol” kavramını politik iktisadın alanına sokmuştur (Beşkaya ve Alp, 2004:218). Bununla beraber Giddens, refah devleti konusunda yeni liberallerden gelen eleştirilerin bazılarını makul bularak “yeni üçüncü yol politikaları, sosyal politika uygulamalarının problemli bir geçmişi olduğunu itiraf ederek, sağın bu uygulamaları hedef alan eleştirilerinden bazılarını kabul etmelidir” (Giddens, 2000:127) diyerek kendisine bir çıkış noktası oluşturmuştur.
Bu anlamda Giddens’in yeni politikaları devleti küçültmek isteyen yeni liberal politikalar ile devletin genişletilmesini savunan sosyal demokrasinin ortasında bir noktada yer almaktadır.[§] Ona göre refah devleti kavramı bürokratik engeller yüzünden gerçek gereksinim sahiplerine hizmet edememiştir (Giddens, 2000:17). Özellikle refah devletinin ana gayesi olarak bilinen “yeniden dağıtım” ilkesine içeriğinin belirsizliğinden dolayı çeki düzen verilmeli (Giddens, 2002:150) ve bu yeni anlayışta yeni politikalar bireysel inisiyatif ve özgürlükle bağdaşır hale getirilerek, vatandaşın eylem potansiyelini işe yarayan hale getiren bir “sosyal yatırım devletine” dönüştürülmelidir. Böylece yeni karma ekonomi bir taraftan kamu çıkarlarını savunurken diğer yandan piyasaların dinamizmini kullanmak suretiyle kamu ve özel sektörün ortak hareketini sağlamalıdır.
2. Refah Devletine Bir Alternatif Olarak Üçüncü Sektör
Refah devleti anlayışının periyodik bir çerçevede politik iktisadın düşünsel alanındaki gelişimini hızlandırması ve bunun sonucunda uygulamalarının da gelişerek yerleşmesinin ekonomik alana temel olarak getirdiği en önemli yenilik, bu alanı özel ve kamusal olarak ikiye ayırması olmuştur. Bu gelişme ile birlikte sözü edilen piyasanın rekabetçi alanı oldukça daraltılmış ve kamusal faaliyetler bu alana yerleşerek sistematik bir çerçeve oluşturmuştur.
Bu durum aslında refah devleti düşüncelerinin çok daha başlangıcından itibaren özellikle klasik liberal geleneğe bağlı bulunan birçok iktisatçıyı rahatsız etmiş bu tutum ve davranışların bireysel özgürlüğün alanını daraltılması bir yana etkinliğinin ve işlerliliğinin de olamayacağında ısrar etmelerine neden olmuştur. Örneğin F.A. Hayek, refah devletinin üçüncü yol politikalarını 1944 yılında yayınladığı Kölelik Yolu adlı kitabında eleştirirken; “Gerek rekabet, gerekse merkezi idare, tam olmadıkları takdirde gayet fena neticeler verir, muayyen bir meseleyi halledebilmek için bu iki yoldan birini seçmek lazımdır, iki usulün birbirine karıştırılması her ikisinin de tesirsiz kalması demektir ve varılacak netice, bunların her biriyle iktifa edildiği takdirde elde edilecek neticelerden kötü olur” (Hayek, 1995:43) demiştir.
Hayek, bu türden üçüncü yol düşüncelerinin devlete atfettiği ekonomik etkinliği azaltmak ve ekonomik alanın kamusal ve özel olarak ayrılması hususunda ki sorunları aşmak için bir alternatif olarak gönüllü birliklerin (bağımsız sektör) göz ardı edilmemesini istemektedir. O, hükümet daha kamu hizmeti alanına girmeden evvel birçok hizmetin bu tür birliklerle yapıldığına dikkat çeker. Halk eğitimi, kamu hastaneleri, kütüphaneler, müzeler, tiyatrolar ve parklar bu özel birliklerin önderlik ettikleri kurumlardır (Hayek, 1997:72) ve bunların muhafaza edilmesi, kamu hizmeti alanında devletin tekel yaratma tehlikesini hafifletecektir. Hayek, geliştirildiği takdirde bağımsız sektörün neleri başarabileceğini konusunda Richard Cornuelle’in fikirlerini ön plana çıkarır. Cournelle, “Reclaiming the American Dream” adlı kitabında şu sonuca varmıştır. "İnanıyorum ki tamamen harekete geçirildiğinde bağımsız sektör şunları yapabilir”.
1. İsteyen ve yapabilen herkesi işe yerleştirmek
2. Yoksulluğu ortadan kaldırmak
3. Çiftlik meselesini bulup çözmek
4. Herkese iyi tıbbi tedavi sunmak
5. Gençlik suçlarını durdurmak
6. Kasaba ve şehirleri yenilemek
7. Herkese makul emeklilik parası ödemek
8. Yüzlerce idari kuralı, daha etkili davranış kuralları ile değiştirmek
9. Milletin toplam araştırma gayretini çekip çevirmek
10.Dış siyasetimizi insani refah ve kişisel vakar için dünya çapında bir seferberliğe dönüştürmek
11. Hisse senedi sahipliğini daha da yaygınlaştırarak dünya çapında seferberliğe dönüştürmek
12. Hava ve su kirlenmesini durdurmak
13. Herkese ihtiyaç duyduğu eğitimi vermek
14. İsteyen herkese kültür ve eğitim kapıları açmak
15. Irk ayrımını ortadan kaldırmak” (Bkz. Hayek, 1997:278)
Refah devletinin etkilerini azaltmak anlamında klasik liberal yazarlar tarafından bir alternatif olarak öne çıkarılan “üçüncü sektörün” bağımsız kuruluşları, temelinde bir sivil toplum odaklı alanı ifade etmektedir. Bu anlamda sivil toplum kuruluşları (STK) özellikle Batıdan başlayarak temsili demokrasilerde yönetim krizinin baş göstermesi ve halkın yönetime doğrudan katılma isteminin artmasıyla toplumsal yaşamda önemli bir güç konumuna gelmişlerdir. Batı Avrupa’nın tarihinde kavramsal olarak Antik Yunan’a kadar uzanan ve yurttaşlar toplumu anlamında kullanılan sivil toplumun kurumsallaşması modernleşme süreciyle mümkün olabilmiştir. Modernitenin getirdiği çatışmacı toplumsal yapı, toplumdaki farklı çıkar gruplarının siyasal karar mekanizmaları üzerinde baskı gücü kurma ihtiyacını ve dolayısıyla da STK’ların hızla kurumsallaşmasını olanaklı kılmıştır. STK’lar, liberal demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla toplumda işleyiş kazanması sonucu modern ve örgütlü yaşamın vazgeçilmezlerinden olmuşlardır [**](Aslan ve Kaya, 2003:215–216).
Bu anlamda sivil toplum kuruluşları, “toplum yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kâr amacı gütmeyen, sorunların çözümüne katkı sağlayarak çoğulculuk ve katılımcılık kültürünü geliştiren, demokratik isleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve gönüllü bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmelerdir”. Başka bir tanıma göre ise “belli toplumsal, kültürel, sanatsal, bilimsel amaç ya da amaçlar çerçevesinde gönüllü olarak bir araya gelen, örgütleşen ve o amaçlar doğrultusunda faaliyette bulunan kişilerin oluşturdukları, tüzel kişiliği ve sürekliliği olan örgütsel yapılardır” (Yıldırım, 2003:238).
Kişilerin yaşamlarını pozitif yönde değiştirmeyi amaç edinen ve bu amaca yönelirken bir karşılık, bir maddi çıkar beklemeyen, devlete karşı bir bağımlılığı olmayan (Drucker, 1993:202) bu türden üçüncü sektör temsilcilerini sosyal ihtiyaçları karşılamaya yönelik çalışmalarını iki bağımsız alanda değerlendirilebilmek mümkündür. Bunlardan ilki, eskiden beri “hayır işleri” olarak bilinen; yoksul ve yardıma muhtaç, çaresiz, çalışamayacak durumda olanlara yardımcı olmayı amaçlayan bir hizmetler ağını içermektedir. İkinci alan ise, hayır işlerinden ayrı olarak toplumu ve insanları değiştirmeye yönelik eğitim, sağlık, araştırma gibi alanlarındaki tesisleşmeyi öne çıkaran hizmetler ağı ile alakalıdır. Özellikle refah devletinin sosyal bir sorunu hükümet eliyle çözmeye yönelik uygulamalarının sonuçsuz kaldığı dönemde, kar amacı gütmeyen kurumlar önemli bir büyüme potansiyeline ulaşmış ve etkileyici sonuçlar elde etmişlerdir[††] (Drucker, 1994:237–239).
Bu kuruluşlar işlevsel açıdan, varlıkları ve örgütsel yapılarının niteliği ile çoğulcu ve etkin bir toplum yapısının sağlanmasında ve aynı zamanda bireysel vatandaşlık bilincinin gelişimine katkı anlamında önemli görevler üstlenirler. Bununla beraber devletin idari ve siyasi kadroları üzerine baskı yapabilme ve siyasi uygulamalarını “sivil baskı” ile değiştirebilme veya topluma benimsetebilme niteliğinin de en önemli üstlenicilerinden sayılırlar. Böylece sivil toplum kuruluşları, daha büyük siyasal katılım ve sorumluluk yönünde baskı yaratmaya yetenekli, siyasal gelişmenin ajanları olarak görülmelidirler. Siyasal yönden sivil toplum kuruluşları, siyasal değişimi kolaylaştırmada ve demokrasiyi sağlamlaştırmada etkin bir rol oynamalıdırlar ve oynamaktadırlar.
Bu anlamda ekonomik ve politik gelişimi değerlendirildiğinde liberal bir bakış açısı ile “toplumsal yapıların yeniden inşası amacıyla bireysel ve kolektif yarara dönük, daha geniş ve daha büyük serbest hareket alanları oluşturmak için yani daha az devlet için, devletçi kurumsal etkileme alanlarının daraltılması boyutunun yanı sıra, toplumun devletsizleştirip toplumsallaştırılmasına çalışmak için, “daha çok toplum” talebini de “daha az devleti” tamamlayıcı bir talep olarak ön plana çıkarmak (Gökbunar ve Erdal, 1997) bağlamında üçüncü sektörü öne çıkarmanın bir refah devleti alternatifi olması açısından karşı çıkılabilir bir tarafı olmamalıdır.
Sivil toplum bu anlamda öncelikle bireylerin kendi arayışları doğrultusunda örgütlenmelerini sağlayarak haklarını daha etkili biçimde savunmalarına yol açar. Liberal anlayışa göre klasik haklar bireylerin insan olmaktan kaynaklanan ve beraberlerinde getirdikleri temel haklarıdır. Dolayısıyla adaletin objesi insan olmaktan dolayı bireyin kendisidir. Ancak birey bu haklarını devlete karşı nasıl koruyacağı sorusu yoğun biçimde gündeme gelmektedir. Liberalizm grup-tanımlı haklara şiddetle karşı çıkmakta ve hakların ancak bireysel düzlemde tanımlanabileceğini savunmaktadır. Liberal hakların, insan doğasından kaynaklanan evrensel bir boyutunun olmasının yanı sıra, bunlardan bir kısmının yerel boyutu da vardır. Özgürlük yerel boyutta içeriği doldurulacak bir haktır. Çünkü insanların kendilerini özgür hissedecekleri alan ve pratikler farklıdır. Bu noktada insanların farklı arayışları tahkim edilemez. Kimisi dinsel bir pratikle kendini özgür hissedebilirken, kimisi de din dışı bir alanda tatmin veya özgürlüğünü arayabilir. O halde bireylerin yerel haklarının içeriğini tanımlayarak bunları maksimum düzeyde savunabilmesi için örgütlenmeleri kaçınılmazdır. Burada kişinin dâhil olduğu örgütün kimliği ile bütünleşme tehlikesi biz ve ben dengesinin kaybolmasından doğar. Aksi takdirde kişiler haklarını örgütler içinde daha etkin biçimde alabilirler. Nitekim 1960’lı yıllardan sonra yükselen çevrecilik hareketleri devletlerin çevre politikaları üzerinde baskı kurmak suretiyle bireysel yaşamın kaçınılmaz tercihinin örgütlü toplumlarda ne kadar daha etkin biçimde elde edilebileceğini göstermektedir. O halde sivil toplum grupları içinde yer almak, onlarla bütünleşerek “kimlik haklarına” yönelmek için değil, bireyin kendi doğasından kaynaklanan haklarını daha etkin biçimde savunmak için gereklidir (Çaha, 1996).
Zaten temel olarak modern sivil topluma anlam veren ön koşul da, sosyal grupların devlet müdahalesi olmaksızın kendi sivil inisiyatiflerini geliştirebilmiş olmalarıdır. Sosyal otonomi sağlayamayan, devlete her yönü ile bağlı sosyal grupların devletin resmi ideolojisinin dışına çıkabilmesi ve alternatif söylemler üretmesi mümkün olmadığı gibi sosyal örgütlerin sivil toplum niteliği taşıyabilmeleri için mutlak anlamda devletten bağımsız bir otonom alana sahip olmaları gerekmektedir. Bunun gerçekleşmediği bir yerde sosyal ve siyasal bir farklılaşma olamayacağı gibi, bireyi ve üçüncü sektörün sosyal örgütlerini devlet müdahalesinden kurtarmak mümkün değildir (Çaha, 2000:64). Bu yüzden bir çerçeve olarak değerlendirildiğinde üçüncü sektörün sivil alanı, temel olarak devletçi politikaların ideolojik temeline aykırı bir temsili ifade eder.
Bu anlamda devletinin verdiği sosyal hizmetler açısından içine düştüğü bunalımdan kurtulabilmesi ve bireysel özgürlüğün alanına katkı amaçlı olarak, hükümetlerin aynı ekonomik alanı piyasanın rekabetçi firmalarına bırakması gibi, yoksullukla mücadele, eğitim, sağlık gibi hizmet amaçlı sunduğu belli başlı bazı faaliyetlerini üçüncü sektörün sosyal temsilcilerine bırakması (Drucker, 1994:238–239) liberal bir çözüm olarak anlamlı bir metodu ifade edecektir.[‡‡] Böylece birey ve gruplar arasındaki kaynak transferinin devletçe yönetimini içeren dikey dayanışmadan, üçüncü sektörün faaliyetleri ile yatay dayanışmaya geçişin zemini hazırlanmış da olacaktır.
Ancak bu noktada bazı teorisyenler, liberal yazarların üçüncü sektöre verdiği desteğe karşın sivil kuruluşlarının bazı noktalarını eleştirerek farklı bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Onlara göre, bugün özellikle sivil toplum içinde yer alan kuruluşların en önemli sorunlarından birisi, ulusal-yerel-bölgesel düzeyde demokrasinin savunucuları iken, kendi içlerindeki demokrasi ve katılım süreçlerini işletmekte başarısız olmalarıdır. Söz konusu bu başarısızlık, STK’lardaki örgütsel üyelik ile ilgili çalışmalarda elde edilen sonuçların mükemmel olmaktan uzak olması anlamına gelmektedir. Ayrıca bugün STK’lar yeni bir tür elitizme kayma, uluslararasılaşmış, İngilizce konuşan, proje yazan, fon avcılığı yapan bir sınıf yaratma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dolayısıyla da, devlete sırtını dayamış, kamu veya uluslararası fonlardan nemalanma arayışı içinde olan çıkar gruplarının ne kadar sivil olduğu tartışmalı hale gelmektedir (Tosun, 2003).
Bu türden sorunları aşmak ve yeni daha farklı bir gelişim için, liberal düşüncenin, devlet ile sivil toplum ve piyasa arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiği ilkesinin aksine, yeni bir “birleştirici” kuram ile bu üç alanın ortaya çıkan toplumsal sorunları çözmede işbirliği içinde olmaları gerektiğini savunulmaktadır. Böylece toplumun aktüel sorunlarına uygun çözümleri geliştirmek için sivil toplum dünyası ile devlet arasındaki bağlantıları (birliği) oluşturacak düzenlemelerin yapılması birinci hedeftir. Bu çerçevede sivil toplum ile demokratikleşme, iyi yönetişim, sosyal sermaye kavramları birlikte incelenmeye, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin politik boyutlarına vurgu yapılmaya başlanmış ve devlet mi, sivil toplum mu ikilemi yerine sivil toplum ve devletin birlikte ele alınması noktasına gelinmiştir (Tosun, 2003). Örneğin Giddens (2002:93) “ Devlet ve sivil toplum her biri diğerine yardımcı olacak şekilde, fakat aynı zamanda diğeri üzerinde kontrol işlevi de görerek bir ortaklık içerisinde olmalıdır” diyerek bu yaklaşıma destek verenler arasında yer almıştır.
Ancak liberal görüşe alternatif bu hareketin yine bizzat liberal görüşe aykırı olan bazı problemleri vardır. Özellikle “birleştirici strateji” aracılığıyla sivil toplum kuruluşlarının kamu fonlarından yararlanmasının önünün açılması süreci ister istemez devlet (iktidarı) ile sivil toplumu tehlikeli şekilde birbirine yaklaştıracak ve böylece sivil toplum kuruluşlarının yeni patronaj araçları olarak sahneye çıkması olasılığını ortaya çıkaracaktır. Bu ve buna benzer sebepler nedeniyle “birleştirici strateji” bazı kabul edilir argümanlara sahip olsa da liberal düşüncenin sivil toplum anlayışa ters düşmektedir.
Sonuç
Modern anlamda sosyal devlet uygulamalarının, 19. yüzyıldan itibaren beliren ve Sovyetlerdeki 1917 Ekim devrimiyle doruğa ulaşan sosyalizm tehlikesine karşı Batının bazı devletlerinde alınan belli başlı bazı tedbirlerle başladığını ifade edebilmek mümkündür. Ancak bu uygulamaların düşünsel anlamda gelişebilmesi ve bir doktrinal yapıya kavuşması özellikle 1929 bunalımının ardından, J.M. Keynes tarafından sağlanmış ve felsefi bir yapıya kavuşturulmuştur. Oluşan bu yeni yapı sonrası refah devleti uygulamaları hızla yaygınlaşmış, düşünsel anlamda ise yeni birçok katkı yapılmış ve bu politikalar 1970’li yılların ortalarına gelene kadar doludizgin sürdürülmüştür.
Ancak daha çok başlardan itibaren klasik liberal çizgiden ayrılmayan bir grup iktisatçı, bu türden uygulamalara sert biçimde muhalefet etmiş, özellikle bireysel özgürlük ve piyasa mekanizmasının üstünlüğü temelinde karşı çıkışlarda bulunmuşlar buna karşın bu muhalif sesler oldukça cılız kalmış ve düşünceleri itibar görmemiştir. Ancak 1970’lerdeki stagflasyon krizi onların bilhassa ekonomik itirazlarını haklı kılmış ve bu anlamda liberal düşünce uzun bir aradan sonra tekrar politik iktisadın alanında hakim paradigma haline gelmiştir.
Bu anlamda uygulama açısından 1990’li yılların ortalarına kadar daha çok liberal politikaların izlendiği yıllar olmuştur. Aynı zamanda düşünsel anlamda, refah devletinin kurumsal olarak yerleşmesinin sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar da hızlanmıştır. Bunlardan bir tanesi de, aslında tartışmaları daha eskiye dayandırılabilecek bir tartışma olan bir sivil toplum odaklı alanı ifade eden “üçüncü sektörün” refah devletinin kısmi ya da bütünsel anlamda alternatifi olup olamayacağına ilişkin tartışmalar olmuştur. Özellikle uygulamadaki bazı aksaklıklarına rağmen, kar amacı gütmeyen bu “üçüncü sektör” kuruluşlarının elde ettiği başarılar, liberal iktisatçıları oldukça tatmin etmiş ve bu alanının refah devletinin bir alternatifi olarak literatüre sokma konusunda ısrarcı olmalarında etkin bir rol oynamıştır. Bu kuruluşların özellikle gelişmiş batı ülkelerindeki çalışmaları ve başarılarına bakıldığında, bazı aksaklıklarına rağmen bu alternatifi öne çıkaranların çok da haksız olmadıkları teyit edilmiştir denilebilmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder